Buradasınız: Anasayfa / Dini Kavramlar / Fıkıh Terimi Olarak Adalet Nedir

Fıkıh Terimi Olarak Adalet Nedir

Sponsor Bağlantılar

Fıkıh Adlı Adalet Hakkında Ansiklopedik Bilgi

Fıkıh kitaplarının şahitlik bahsinde ahlâkî mefhum ve muhtevası ile ele alınan adalet kaza, imaret, ve­layet, miras gibi bahislerde daha geniş bir mânada kullanılmıştır. Bir âyette geçen;
“İki adalet sahibi kimseyi şahit tutun” [450] ifadesinde ve bu hârfnin Enes’ten naklettiği, “Âdil olun­ca kölenin şahitliği caizdir” [451] içtihadında zikredilen adalet, ahlâkî adalettir.

“Allah size adaleti, ih­sanı emrediyor” [452] âye­tinde söz konusu edilen adalet, geniş anlamlı adalettir. Adaleti teşvik eden ve âdil kişileri öven, “Hükmünde, ailesine karşı ve velayeti altında olanlar hakkın­da âdil davrananlar, kıyamet gününde nurdan minberler üzerindedirler” [453] mealindeki hadiste yer alan adalet, yine geniş manalı olup ah­lâkî, hukukî ve içtimaî adaleti ihtiva et­mektedir.

Adalet teriminin Kur’an ve hadislerdeki kullanılışından hareketle bazı ta­rifleri yapılmıştır. Meselâ Râgıb el-İsfahâni’nin, ihsan mefhumu ile mukayese­yi de ihtiva eden tarifi bunların en ge­niş kapsamlı olanıdır: “Adalet, borcunu vermek, alacağını istemektir; görevini yerine getirmek ve hakkını almaktır. İh­san ise borcundan daha fazlasını ver­mek, alacağından daha azına razı ol­maktır”

Kazada, idarede ve beşerî münase­betlerde adalet insanlığın ve İslâm’ın hedefi olmakla beraber, belli bir uygulama ve davranışın her zaman ve her yerde adaleti temin edip etmediği hu­susu önemli bir problem teşkil etmek­tedir. İslâm düşünürlerine göre bura­da iki kategori vardır. Birincisi akla da­yanır ve devamlıdır; bu kategoriye gi­ren davranışlar daima âdil ve güzeldir. Söz gelişi iyiliğe iyilikle karşılık vermek, zarar vermeyene zarar vermemek gi­bi. İkincisi kanun ve kaideye dayanır, dolayısıyla izafîdir ve zaman içinde de­ğişebilir. Bu tür adalet, bazan muka­bele yoluyla ve mecazen “Kötülük, te­cavüz” gibi kelimelerle de ifade edi­lir. Meselâ kötülüğe kötülükle muka­bele etmek, tecavüzü aynı ölçüde te­cavüz ile karşılamak gibi. Ayrıca kısas, diyet, tazminat, misilleme de bu kate­goriye giren örneklerdir.

Adalet genellikle, verilen ile hak edi­len arasındaki dengeyi ifade eder. Bu denge bazı hallerde eşitlikle gerçekle­şir; ancak adalet eşitlik değil, dengedir. Diyet ve tazminat yoluyla adaletin sağ­lanmasında denge esastır. “Çocuklarını­za verdiklerinizde âdil davranın…” hadi­sinde [456] kastedilen adalet, eşit tutmakla gerçekleşmekte­dir. Malın Allah’a ait olması, insanların ve özellikle müminlerin kardeş olmaları, şahsî servetlerde fakir ve mahrumların haklarının bulunması, Allah’ın ihsanı em­retmesi gibi prensiplere dayanan ve in­sanın toplum içindeki iktisadî ve sosyal durumuna bakılmaksızın herkese insan­ca yaşama, temel ihtiyaçlarını temin et­me imkânı veren sosyal adalet anlayı­şında ise ölçü eşitlik değil, dengedir.

Kazada adaletle hüküm, “Hak ile hü­küm” şeklinde de ifade edilmiş ve da­va konusunu açık ve kesin, yahut galip zan derecesinde hükme bağlayan nas-ların (âyet ve hadisler) bulunması halin­de, bunlarla hüküm, adaletle hüküm olarak telakki edilmiştir. Bu anlayış da adaletle hükmetmeyi emreden âyetler [457] ile Allah’ın kitabıyla hükmetmeyenleri yerine göre fâsık, zâlim ve kâfir diye vasıflandırarak kınayan âyetlerin [458] birlikte mütalaasından çıkmaktadır. Dava konusu ile doğrudan ilgili nasların bulunmaması halinde, hâkim müctehid ise içtihadı ile. müctehid değil ise müctehidlerin reyi ile hükmedecek ve böylece adalet ile hü­küm zan ve kanaat derecesinde gerçek­leşmiş olacaktır.

Şahitliğin kabul edilmesi hususunda şart koşulan ahlâkî adalet İçin de çeşit­li tarifler verilmiştir. Bunlardan birine göre büyük günahlardan (kebîre) ka­çınan, farz olan vazifeleri yerine getiren, davranışlarının iyisi kötüsünden daha çok olan kimse adalet vasfını (adi) taşı­maktadır. Ancak şahitte bulunması şart olan bu adaletin vasfı üzerinde durul­muş, bazı yönleri tartışma konusu ol­muştur. Kısas ve had davalarında, şahi­din “Adil olarak bilinmesi ve bunun ak­sinin sabit olmaması” mânasında zahir adaletle iktifa edilmez; hâkimin soruş­turma (tezkiye) yoluyla şahidin âdil ol­duğunu tesbit etmesi gerekir. Karşı ta­rafın şahidi itham etmesi halinde de zahir adaletle yetinilemez. Bu iki durum dışında, Ebû Hanîfeye göre, şahi­din zahirde adalet vasfını taşıması, âdil olarak tanınması için yeterlidir. Ebû Yû­suf ve Muhammed’e göre ise her halde tezkiye yoluyla adaletin tesbiti gerekli­dir. Bu görüş farkının, adı geçen müc­tehidlerin yaşadıkları zaman farkından kaynaklandığı, önce İslâm toplumunda iyi ahlâk hâkim iken sonra ahlâkî de­ğerlerin zayıfladığı ve bundan sonraki müctehidlerin tezkiyeyi şart koştukları bilinen tarihî bir gerçektir. [459]

Bibliyografya

1- Buhârî, “Şehâdât”, 13, “Hibe”, 12.
2- Müslim. “İmâre”, 18.
3- Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “Adi”, “Hüsn” md.leri.
4- İbn Rüşd. Bidâyetü’l-müctehid, Kahire, ts. (el-Mektebetü’l-Ticâriy-yetü’l-kübrâ), II, 423 vd.
5- Kâsânî. Bedâ’i’u’ş-şanâ’i’, Kahire 1327-28/1910.
6- İbnü’1-Esîr, en-Nihâye, “Adl” md.
7- Lisânü’l-‘Arab, “Adl” md.
8- İbnü’l-Hümâm. Fethu’l-kadir, Bulak 1315-18.
9- Tehânevî, Keşşaf, “Adl” md. [460] Sponsor Bağlantılar

Bir önceki yazımız olan Müfsit ne demektir? Hakkında bilgi Başlıklı makalemizi de okumanızı öneririz.


Etiketler: terim olarak adalet

Cevapla

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Scroll To Top