Buradasınız: Anasayfa / Sorularla İslamiyet / İnsani İlişkilerimizde Sorunlar ve cevapları

İnsani İlişkilerimizde Sorunlar ve cevapları

Sponsor Bağlantılar

İnsani İlişkilerimizde Sorunlar ve cevapları
İnsani İlişkilerimizde Sorunlar ve önerileri
İnsani İlişkilerimizde Sorunlar

Nurettin Yıldız Hocaefendi’den insanlığın ihtiyacı olan konuda ‘İnsan İlişkilerimizde Sorunlar’la alakalı müthiş bir yazı…

Gerçeklerden kaçamayız

Tatilde değiliz. Şartlarını kendi irademizle oluşturduğumuz, dilediğimizi dilediğimiz gibi yapabilme imkânımız da yoktur. Rabbimiz nasıl murat ettiyse bizi öyle yarattı. Yaratılma şekil ve zamanımız bizim irademizin dışında gerçekleşti. Cinsiyetimiz, rengimiz, lehçemiz, toprağımız, çevremiz tamamıyla bize rağmen gerçekleşti.

Bunun böyle oluşmasında da doğallık vardır. Zira yaratılma maksadımız yüzde yüz imtihandır. Adedini Allah’ın bileceği kadar kalabalık insan kitlesi olarak, hangimizin daha iyi amel yapacağını görmek istediği için Rabbimiz bizi annelerimizin rahminden dünyaya gönderdi.
Maksat tatil ve dinlenme olsaydı şartlar da ona göre buluşturulacaktı. Ama maksat imtihan olunca bizi kuşatan şartlar imtihan şartları olarak karşımıza çıktı.

İnsan olarak mükerrem yaratıldık. Muhteşem bir donanıma sahip vücudumuz var. Allah’ın mahlûkatı arasında en değerli varlık insandır. O kadar ki, insan dışındaki mahlûkat onun hizmetine sunuldu. Ancak bu muhteşem donanımlı insanın sorunları da yaratılışındaki
muhteşemliğe paraleldir. Ve ağırdır. Çünkü insan büyük bir gaye için yaratıldığından dolayı ağır sorunları üstlenerek hedefine ulaşması istenmiştir.

İnsan tatil için gönderilmiş olsaydı, tatile çıkan birisine böyle ağır sorunlar yüklenmesi zulüm olabilirdi. En büyük emaneti yüklenerek cennet gibi büyük bir maksat için dünya hayatında bulunan insanın bir imtihandan diğerine koşması, sorunlar içerisinde gelgitleri olması normaldir.

Çünkü maksat imtihandır, bunlar da imtihan denen şeylerdir.

İnsan Allah’tan ne bekliyorsa o beklentisinin bedelini ödemeye hazır olmalıdır. Bir ötesi olmayan cennet için çalıştığını iddia eden insanın dünya hayatını cennetleştirmeyi değil, cennet için dünyayı değerlendirmeyi arzu etmesi gerekir. Doğru olan, hedefe uygun bir durumda bulunmaktır.

Bunun için Allah’a en yakın kulları olan peygamberler diğer insanlarla ölçülemeyecek kadar zor meşakkatlere katlandılar. Allah’a en yakın oldukları için imtihanları da farklı oldu. Hadisi şerifte de zikredildiği şekilde sözünü ettiğimiz bu yakınlık seviye kaybettikçe kul üzerinde
imtihanın hafiflediği görülebilir. Kul, hedefine ne kadar çok koşuyorsa o kadar çok terleyecektir. Hedefe karşı tembellik gösterenin teri akmayabilir. Akan terle hedefe
ulaşmak arasında bir dengeden söz ediyoruz.

Annelerimizin rahminde bulunduğumuz zamandan itibaren sorunlar yaşayarak geldik. Bu sorunların bir bölümünü içimize sindirdiğimiz için artık onları sorun olarak görmüyoruz. Genellikle yeni bir şekille karşımıza çıkan ve mutat yaşantımızı rahatsız edenleri abartırız.
İnsan olarak en bariz özelliklerimizden biri de kendimizin oluşturduğu ya da oluşmasına iştirak ettiğimiz sorunları görmezden gelip, sorun denince başkalarından bize sirayet eden sıkıntıları hatırlıyor olmamızdır. Hâlbuki güneşini, suyunu, havasını, bütün nimetlerini ortak kullandığımız bir dünyada söz sorunlara gelince bizim kendimizi dışarıda tutup başkalarını mesul görmemiz doğru değildir. Bir kere Allah Teâlâ’nın imtihan için çizmiş bulunduğu dairenin içinde biz de varız.

Hem bu dairenin içinde bulunup hem de sorunlarda sorumsuzluk hissiyatı taşımamız doğru olmaz.

Kendi çocuklarımızla, bizi doğuranlarla, hayatımızı paylaştığımız eşlerimizle, arkadaş çevremizle, akraba çevremizle ve diğer insanlarla yaşadığımız sorunlarımızın Allah Teâlâ’nın bizim için yazmış olduğu imtihan kuralının en önemli bölümlerinden birini oluşturduğunu idrak etmemiz gerekir. Bir mü’min kendisine sıkıntı veren akrabalarıyla uğraşırken o sıkıntının, akrabalarını yaratan Rabbinin murakabesinden olduğunu unutmamalıdır. Evleri
huzursuz hale getiren doğurduğumuz çocukların oluşturduğu sorunlar, ebeveyn-çoluk çocuk ilişkisi olmasının yanında, bizim için de imtihanımızın bir parçasıdır.

Bu bir bakış tarzıdır. Olaylara bu tarzdan bakmakla bakmamak arasındaki fark bir kavganın basit bir oyun yüzünden yapılmasıyla cihad niyetiyle yapılmasına benzer. Çevremizi kuşatan sorunları “böyle gelmiş böyle gider” düzeyinden yükseltip “bu benim imtihanımdır” düzeyine yükseltmemiz gerekir. O zaman hem yoğrulduğumuz sıkıntılarımız bizi ezemez hem de o sıkıntılar bizim için ecir vesilesine dönüşür.

Özellikle aile, akraba sınırları içersinde kalan insani ilişkilerimiz hatta kendimizle olan ilişkimiz gitgide hızlanan bir düşüş göstermektedir. Kur’an’ımızın mukaddesatımız arasında gösterdiği sılayı rahim bağımız koptu kopacak hale gelmiştir. Mü’min olmamız insanlıkta iyi olmamız anlamı taşımaktadır. Lekelenmiş, değer kaybetmiş, önemsenmez hale gelmiş bir insanlığa rağmen, cennet imtihanını kazanmada iyi durumda olduğunu düşünen mü’minler olamayız. Kesinlikle insanlığımızı ve insani ilişkilerimizi çağın standartlarının üstüne çıkarmak zorundayız. Sorun olarak gördüğümüz sıkıntıların aslında bir imtihan olduğunu, düzeltelim veya düzeltemeyelim, sorunlara karşı tavrımızın bize kazandıracağını bilmemiz gerekir. Bu bir tür cihadımızdır; dinimizi müdafaa etmek için cihad ettiğimiz gibi insanlığımızı müdafaa etmemiz de cihadımızın bir çeşididir. Bazı örnekler üzerinden insanî/sosyal sorunlarımızı ve bu sorunlara karşı mü’min tavrımızı inceleyebiliriz.

Örnek:

Denge sorunu yaşıyoruz. Ebeveynimizle arkadaş çevremiz arasında, işimizle hizmetimiz arasında, eşimizle mesleğimiz arasında, dostluğumuzla ciddiyetimiz arasında dengeli bir ilişkide zorlanıyoruz

Bazen ibadetimiz sosyalliğimizi eziyor, bazen de sosyalliğimiz ibadetimizi eziyor.

Çözüm:

Mü`min dengeli insandır. Mü`minin üzerinde Rabbinin hakkı vardır, O’nun hakkını verir.

Ailesinin hakkı vardır, o hakkı verir. Bedeninin hakkı vardır, o hakkı kollar. Bizim anne baba hürmetimiz arkadaş çevresinden yoksun olmamızı, eşimizle kavgalı olmamızı gerektirmemektedir. Kendimizi bir tarafın esiri, diğer tarafın düşmanı haline getirme yerine, iki taraf arasında tampon adam olmayı, dengelerin üzerinden kurulduğu mü`min olmayı uygun görmeliyiz. Bünyemizin su ihtiyacını, gıda ihtiyacı ile karıştırmayıp, gerektiği kadar su, gerektiği kadar da diğer gıdaları verdiğimiz gibi insanî ilişkilerimizde de benzer dağılımı sağlamak zorundayız. Ebeveynin yeri ve hakkı ne ise onu karşılar, eşlerin hakkı ne ise onu da karşılarız; mü`min olmamız herkese hakkını vermemizi, kimseyi ezmememizi gerektirmektedir. Hatta yine mü`min olmamızın en tabii gereklerinden biri de ezilmeyi
kabul etmiyor oluşumuzdur. Ne zulmeder ne de zulme razı oluruz.

Tamamen sorunsuz bir hayat beklentisi içinde olmak gerçekleri inkâr etmektir. Eğer sorunsuz bir yer ve zaman arıyorsak bu yer ve zaman cennetten başkası olmayacaktır. Birinin annesi veya babası olmak, oğlu kızı olmak kendi başına boyutu farklı farklı da olsa sorunlar içinde olmayı kabul etmektir.

Annelik sorun sahibi olmayı kabul etmek ise anneliği reddetmedikçe sorun dairesinden çıkılamaz.

Anneliğin reddedilmesi ise kendi başına bir sorundur. İş sahibi olmak da böyledir. Sadece işe talip olup, o işin emeğine, çilesine yanaşmamak tabii olmayan tercihlerdir. Tabii olmayan bütün tercihler insani değildir. İnsan çilenin, yoğunluğun ikizi gibidir.

Afakî yaşamak, olması gerekenin dışındakilerin beklentisine kapılmak, ayağını yere basmadan karada yürümeye çalışmak kadar zordur. Biz bu hayatta imtihan için var olduğumuza göre, imtihan olarak önümüze çıkabilecek her şeyde dengeli yaşamayı bilmek zorundayız. Maaşımızın yetmesi için dengeli yaşamak zorunda olduğumuz gibi insanlarla ve bizi kuşatan çevremizle iyi bir denge kurmayı da bilmeliyiz. Hatta dünya ile ahiret arasında bile bir denge kurmak bizim görevimizdir.

Örnek:
İş ortaklıkları yürümüyor. İki üç kardeş bir araya gelip bir iş başlatıyorlar o iş bile yürümüyor. İyi başlayan işler kötü bitiyor. Bu yüzden insanlar birbirlerine düşman oluyorlar. Bu yüzden yıllarca mahkeme kapılarında kalanlar oluyor. Cinayetle biten iş anlaşmaları olabiliyor.

Çözüm:
Mal, bu ümmetin en büyük sınavıdır. Resûlullah aleyhisselam efendimiz, ümmetine dünya
nimetlerinin açılmasından korkmuş, mal fitnesine karşı önemli uyarılar yapmıştır. İki Müslüman’ın ortak olmaları, ortaklık sayesinde mal kazanmaları Allah Teâlâ’nın hoşuna giden bir iştir. Bu tür ortaklara Allah Teâlâ daha çok yardım etmektedir. Ne var ki şu önemli kuralı hepimizin avuç içine yazarak dikkate alması gerekir: Bir iş ne kadar Allah’ın rızasına uygun, mü’minin menfaatine ise o iş o kadar şeytanın ilgi alanında demektir. Şeytan, insanların helake kayması için uğraşırken, iki mü’minin zengin olup, Allah yolunda mal infak etmelerini seyredecek bir halde kalmaz. Bu önemli bir hakikattir.

Böyle bir gerçekten ötürü ticari beraberliklerden kaçınmamız da gerekmez. Münferit çıkışlarla para kazanmanın zorlaştığı bir zamanda yaşıyoruz. O zaman bize düşen görev, mal kazanmak için oluşturacağımız ortaklıklarımızı, o işin kurallarına titizlikle uyarak yürüteceğiz.

Anlaşma metnimiz gayet açık ve net olacak. Ev ortamında yaptığımız görüşmelere itimat etmeyecek, noter gibi bir teminata kesinlikle başvuracağız. Mesela, ‘ortaklarından birinin hissesine düşen payı kurbandan sonra teslim etmesini’ ihtiva eden bir anlaşma ile ortaklık yapmak doğru değildir. Bu kadar küçük bir gevşeklik bile şeytan için iyi bir fırsattır. Rakamlar, iş taksimi ve beklentiler kesin çizgilerle belirlenmelidir. Baştan gevşek bırakılan ifadeler ve hayali beklentiler fitne ve kıvılcım olarak bilinmelidir. İşi ehline vermeyi ilke edinerek; akrabalığı, hac arkadaşlığını, hısımlığı yeterli belge görmeyi asla kabul etmemeliyiz.

Ortaklıklarında sıkıntıya düşme belirtisi gösterenler, tek bir gün bile beklemeden bir hakeme
başvurmalıdırlar. Önceden belirlenen, iki tarafın da razı olduğu hakeme itiraz etmeyerek ortaklığı bitirmelidirler. Çatlağa rağmen ortaklığın yürütülmesi, tedaviyi bilerek ihmal eden hastanın tutumu gibidir, yanlıştır.

Örnek:

Hısımlıklarımız çabuk eriyor. Dünürler birbirlerine düşman oluyorlar, aylar yıllar geçtiği halde
birbirlerine girip çıkmayan dünürler var.

Çözüm:

Ailelerin evlilik bağı kurarken birbirlerine denk olmalarını gözetmek fıkhen de tavsiye edilmiş bir ihtiyaçtır. Her ne kadar farklı iki ortamın aileleri arasında hısımlık bağının kurulmasında nikâh açısından bir sakınca yoksa da, aradaki kültür ve yaşam farklılıklarının tamamen kaldırılabilmesinin zor olacağını bilmemiz gerekir. Farklı yörelerin ve farklı dillerin insanları arasında iyi bir samimiyet için uzun yıllar beklemek gerekecektir. Bizim, sabrımızın mahdut olduğu bir zamanda böyle bir beklemeye tahammülümüz ne yazık ki yoktur. Seçimlerde oy kullanan herkes kendisini, diğer bütün insanlara denk görmekte, ne âlimin ilmine ne zenginin zenginliğine bir ayrıcalık sindirebilmektedir.

Herkes kendini en iyi ve en tabii kabul etmektedir. Ateşin üstüne bilerek gitmenin bir anlamı yoktur.

Evliliklerin maddi kaygılarla oluşturulması ise bereketin başlarken kaybolmasına neden olmaktadır.

Allah rızasının esas alındığı, ümmete nesil yetiştirmenin hedef tutulduğu bir evlilikle, mobilyanın temel şart, diplomanın ve aracın baraj olarak görüldüğü bir evliliğin aynı maneviyatla başlaması mümkün değildir ki manevi bir destekle yürümesini bekleyelim.
Meselenin özünde dünyevileşme meylimiz yatmaktadır.

Bari evliliklerimizi sünnete uygun, sade ve büyük maksatlarla tesis edelim.

Çözüm:

Eşler, evlilik öncesi vaatlerini çabuk unutuyorlar. Anne baba olduklarında bile olgunlaşmıyorlar.

Evlilik adeta kavga etmek için meydana çıkmak türünden oldu.

Çözüm:

Şunu bir kanun gibi bilelim:

1- Evlilik, Allah’ın en büyük kanunlarından biridir. Hakkı verildiğinde, evlilik bir tür cihaddır.

Eşlerin birbirlerine tebessümü bile sadakadır. Cinsel ilişki bile ibadettir. Mü’minin iffetini koruması en büyük hedeflerinden biridir. Buna göre şeytanın ilgisi de evlilik etrafında oldukça yoğundur. Namaz kılan bir mü’minin namaz esnasında şeytanın vesvesesi ile yoğun bir şekilde karşılaşmasındaki neden ne ise evlenenlerin şeytanın saldırılarına maruz kalmasının nedeni de odur.

2- Evlilik, iki insanın nikâh kaydıyla bir arada bulunmaya karar vermeleridir. Evlilik, iki insanın
birleşmesidir. İnsan veya eşya, üçüncü kişi olarak evliliğe etki ettiğinde, o etki kadar evlilik kalite kaybetmiş demektir. Üçüncü şahısların eşlere yaptığı her müdahale bu türdendir. Evlilik esnasında ve daha sonra eşlere üçüncü eş gibi gelen mobilyadan aksesuara kadar ne varsa her biri bir sorun, bir ortak demektir. Sade evlilik, Allah’ın rızasını kazanmaya daha yakın bir evliliktir. Bu kuralı herhangi bir namazı avizeler, tezyinat yoğunluğu ile doldurulmuş bir camide kılmakla, bir ağacın altında kılmak arasındaki sadelik ve etkilenme farkında da görürüz.

3- Zamanımızdaki evliliklerde eşlerin iradelerini ne kadar kullanabildikleri merak konusudur. Kimin ne zaman evleneceğine çevre karar veriyor. Nasıl bir düğün yapılacağını da çevre belirliyor. Batı kültürünün içimize nüfuz etmesinden sonra, ne kadar çocuğumuzun olacağına da dışarıdakiler karar vermektedir. Eşler adeta bir robota dönüşmüştür. Tabii olarak robotlaşmış eşlerin, kendilerine kavga takdir edilince kavga etmeleri de mukadderdir. Sade ve sünnete uygun evlilikler ve evlerden başka tabii ilaç yoktur. Diğer tedavilerin kendisi bir sorundur.

Örnek:

Camiler, huzur bulacağımız yerler olması gerekirken, namaz kılıp çıktığımız yerlere dönüştü.

Orada Rabbimizin huzurunda olduğumuzu unutuyor, birbirimize eziyet edebiliyoruz.

Çözüm:

Bir kere Kur’an’ımız, ‘takva üzere kurulan mescit’ten söz etmektedir. İnşa ettiğimiz camilerin
yapımında kullandığımız kaynağı şüpheli paralardan tahkike başlayabiliriz. Camiyi namaz için yapılmış bina seviyesinden ‘Allah’ın evi’ seviyesine yükseltmek zorundayız. İkinci olarak da imamlarımızın memurluk seviyesinden Peygamber aleyhisselamın makamına vekâlet seviyesine çıkmaları gerekmektedir. Ezanlarımız, vaktin girdiğini haber veren anons seviyesinden, Allah’ın en büyük olduğunu ilan eden şehadet seviyesine yükseltilmelidir. Biz de namaz kılmaya gitmede bu gözle görebildiğimizde caminin çok farklı bir fonksiyonu olduğunu anlayacağız biiznillah.

Örnek:

Öğretmen-öğrenci ilişkisi oldukça soğuk kalıplara döküldü. Öğretmenler unutuluyor, öğrenciler ticari meta olarak görülüyor.

Çözüm:

Maalesef en büyük meslek en basit menfaatlere alet edildi. Buradaki sıkıntı, öğretmenin işini nesil yetiştirme ve kıyamete kadar defterine ecir yazılmasına sebep olacak bir iş olarak görmüyor olmasıdır. Bu arada öğrenci de ilim derdinde değildir. O
merhalede hangi diplomaya muhtaçsa o diplomadan başka gözünün gördüğü bir değer yoktur. O diploma uğruna Allah’ın en büyük haramlarını bile çiğnemeye hazır haldedir.

Meselenin çözümü, ilmi hangi sınıftan olursa olsun ibadet haline getirmekte yatmaktadır.
İlim ibadet olarak bilinecek, öğretmen de öğrenci de ibadet aşkı ve heyecanıyla birbirlerine bakacaklardır. Diplomanın gelecek olmasıyla, cennetin gelecek olması arasında ne büyük fark vardır.

Bu bakışın hâkim olmadığı bir anlayışta öğretmenle seyyar satıcının bir farkı yoktur. İkisi de ticaretini yapan durumundadır sonunda.

Örnek:

Siyasilere güven kalmadı. İnsanlar kendilerinin desteklemiş olduğu siyasiler için bile iyi şeyler düşünmez olmuşlardır. Bu yüzden de siyasetten nefret ettiren bir dalga Müslümanlar üzerinde etkin hale gelmiştir.

Çözüm:
Müslümanlar kadar siyasetle uğraşması gereken ikinci bir din mensubu yoktur. İslam, cami köşelerinde yaşamaya müsait bir din değildir. İslam’ın bütün insanlık üzerinde planları vardır. İslam hayatı kuşatmak için gönderilmiştir. Mücerret bir ahlâk manzumesi olarak görülemez. İslam ve Müslüman siyasetle iç içedir. Siyaset insanı yönetme kurallarının adıdır.

İslam insanları kuşatan bir dindir. Dolayısıyla siyaset ve İslam, İmam Gazali’nin deyimiyle ikiz
gibidirler. Siyasetin İslam’dan, İslam’ın siyasetten uzaklaştırılmasından en büyük zararı İslam görür.

Siyasetin bu denli önemli olması tabii olarak şeytanı siyaset üzerinde planlar yapmaya, siyasetçileri de iğva etmeye teşvik etmiştir. Biz buna, siyasetin makam olarak fitneye en yakın noktalardan biri olduğunu tekit ederek parmak basabiliriz. Gerçekten siyaset, Müslümanların daha takva olanlarının yaklaşmak istemediği bir meslek haline gelmiştir. Özellikle üçüncü halifemiz Osman bin Affan radıyallahu anhtan sonra siyaset ürkütmüştür. Bilinerek veya bilinmeyerek bu tutumla siyaset takvadan uzak olanların eline terk edilmiştir. Neticede ise herkesin gördüğü durum ortaya çıkmıştır. Siyasete katılan iyi bir mü’min için neredeyse ‘yazık oldu!’ denecek hal oluşmuştur. Akıbeti de asırlardan beri izliyoruz.

En iyilerimiz, en takva olanlarımız siyasetle uğraşmalıdır. Eğer siyaset insan harcıyorsa, o harcama nedenleri üzerinde yoğunlaşmak gerekir. Kaçmak ve kötüye terk etmek diye bir çareyi kabullenemeyiz. Siyasileri şeytan kafalılar kuşatıp yönlendirdikleri kadar,
akıbetin İslam lehine sonuçlanmasını temenni edenler de çalışmalı, tedbir üretmelidir.

İstişareden, kaza kadarüzerlerine düşeni yapmalıdırlar. Kaçmak sorumluluktan kurtulmak değildir.

Örnek:

Arkadaşlık değer kaybetti, menfaat ön plana çıktı. Yıllarca bir binada oturmanın, beraber bir yerde iş yapmanın hatta hacca gitmenin bile etkin bir değerinden söz edilemez oldu.

Çözüm:

Ensarın muhacirlere açtığı kardeşlik dosyasını okuyan Müslümanlar olarak gerçekten utanılacak bir durumdayız. Yeni modern yaşam tarzımız bizi böyle bir anlayışa sürüklemektedir. Betondaki soğukluk, beton yığınları içerisinde hayat süren insanları etkilemiştir. Her şeye rağmen biz kendi çevremizi ve ahlâkımızı oturtmak zorundayız.

Bunun için:

– Kardeşlik hukukunun Kur`an kaynaklı olduğuna iman etmemiz gerekiyor. Allah Teâlâ bizi kardeşler olarak görmek istiyor.

Babalarımızın bir olmasından kaynaklanan kardeşliğimiz gibi dinimizin bir olmasından da
kaynaklanan bir kardeşliğimiz vardır. Camiye namaza giderken bizi oturduğumuz koltuktan
kaldıran etken, mü`min kardeşlerimizle kardeşlik bağımızı koruyup gözetmemize etki
etmiyorsa ciddi bir çelişki içerisinde olduğumuzu bilmeliyiz.

– Mümkün olduğu kadar maddi bağları azaltmalı, etkisini kırmalıyız. Camide beraber olmayı,
aynı davaya inanmış olmayı öne çıkarmalıyız. Siyasi düşünce farklılıklarımızı, cemaat,
meşrep, tarz, yöre farklılığımızı dinimizin önüne geçirme anlamına gelebilecek tutumlardan
Allah’a sığınmalıyız. Mü`minler arasında kardeşlik ruhunu zedeleyebilecek tutumlara ve
kışkırtmalara karşı uyanık bulunmak görevimizdir.

– Kardeşlik ruhumuzu perçinleyen ayet ve hadisleri sık sık okumalı, birbirimize hatırlatmalıyız.
Beraber bir arada olmamıza manilik oluşturan, bilhassa kadınlar arasında yaygın hale gelmiş bulunan devlet hiyerarşisine benzer tutumların suni engellerden olduğunu bilmeliyiz. TV ekranlarında boş vakit israfı yerine bir araya gelme çareleri üretmemiz gerekmektedir.

Örnek:

Annelerin anneliği değer kaybetti. Anneler, genç yaşta itilmiş olmanın ezikliğini yaşamaktadırlar.

Çözüm:

Annelerin muadili babalar bile değildir. Babaların Kur`an’la sabit hakkı bile annelerin üçte biri kadardır. Üç baba bir anne etmektedir. Mü`min olarak ölmek ve Rabbinin huzuruna öyle çıkmak isteyen annesinin rızasını asla ihmal etmeyecektir. Annelerin ezildiği bir ortamda Allah’ın rahmeti kalkmıştır. Anneler müşrik bile olsalar bu durum geçerlidir. Yaygın batı kültürü bizi bir bataklığa çekmektedir. Bu batıklıkta annelere yılda bir gün tahsis etmek gibi bir sapıklık vardır. Mü`min olmanın farkını göstermek zorundayız.

Anneler ve babaların rızası uğruna gerektiğinde yıllarca sürdürdüğümüz işimizi terk edebiliriz.
Çevremizi dağıtabiliriz. Anne ve babalarımızın bir tek duası için haccımızı erteleyebiliriz. Her şeyde bir esneme olabilir, namazı bile vaktinin sonuna kadar erteleyebiliriz; anne ve babalarımızı asla. Yeter ki, bizden istedikleri Allah’a şirk koşmak olmasın, haramlardan birini irtikâp etmek olmasın. O durumda da yine nezaketimizi koruruz. Zira biz Kur`an yolunda olmak istiyoruz. Kur`an’ın yolu da bu yoldur.

Çok önemli İnsani ilişkilerimizde sevgi ve nefrette aşırı uçta kalmamaya özen göstermek gerekmektedir. Severken aşırı sevmenin hatalı olduğunu, nefretin de aşırı gitmesi halinde zarar getireceğini bilmemiz şarttır.

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bizim için şu mübarek ölçüyü koymuştur:
‘Sevdiğini severken bir ölçüye kadar sev; bir gün ondan nefret edebilirsin. Sevmediğini de bir
ölçüye kadar dışla; bir gün onunla dost olabilirsin.’ Tirmizî, Birr, 60 Sadece anne ve babada sevginin bir sınırda tutulması doğru değildir; onlar yaşadıkça ve öldükten sonra bile din bağı dışındaki bağlardan herhangi biri nedeniyle sevdiklerimizin en üstünü olarak kalırlar. Onların dışındaki insanlarla sevgimizin muhakkak bir sınırı olmalıdır.

İnsanlarla muhabbetimiz, maddi ilişkilere veya akrabalık ilişkisine dönüştürüleceği zaman
duygusallıktan kaçınmak gerekir. En eski dostla bile maddi bir ilişkiye girerken, yeni tanışılmış biri gibi davranmak, kaba da olsa doğrudur. Yazışmak, belgelemek şarttır. Sonrası düşmanlık olan dostluğun ne değeri vardır!

İşte hakikat
‘O ki, ölümü ve hayatı yarattı, sizi imtihana çekip hanginizin davranış
bakımından daha güzel olduğunu sınamak için.’ Mülk suresi, 2

İnsan dediğin En mükerrem varlık olan insanın
doğumundan ölümüne kadar bütün hayatı sıkıntılarla doludur. Doğmadan
önce bir damla sıvı olarak ana rahmine düştüğü an bile sıkıntılı bir haldir. Rahim duvarına tutunabilmek için mücadele vermek durumunda kalır.

Aylarca beklemek zorunda kaldığı ana rahmi bir mücadele ve oradan çıkmak için direnme yeridir. Doğar doğmaz ağlamaya başlar. Sürünmeye başladığında ayrı ağlar. Derdini
anlatmak için ağlar, nimetleri çiğneyeceği dişleri çıkarken de ağlar.

Yürümeye başlar; yürüdüğü için acemiliğini atıncaya kadar ağlar. Arkadaş edinir, arkadaşlarından ağlar. Büyür, genç olur sevdalanır, aşkından ağlar. Eş, aş, rızık, çevre derdi onun için hep sıkıntı olur. İşçilikten siyasete kadar ne yapsa o onun için bir sıkıntıdır. Fakir kalsa fakirliği, zengin olunca zenginliği sıkıntı nedeni olur ona.

Onu yaratan Allah ne güzel buyurdu: ‘Muhakkak biz insanı bir sıkıntı içinde yarattık.’ Beled,4
İnsanın çaresi yoktur, isteyerek elde ettikleri dâhil neyi varsa o ona bir sıkıntıdır aslında.

Şu fark ise bütün sıkıntıları unutturacak bir özelliktir:
Mü’min, sıkıntı çeker, yorulur, ezilir; ama sabredip imtihanı kazanırsa Rabbine gittiğinde o çektikleri kendisi için büyük bir ecir kaynağı olur. Adeta çektiklerine sevinir. Mü’min sadece
dünya hayatında sıkıntılarla yoğrulur. O sıkıntıları da kendisi için nimete dönüştürür. Kâfir ise bu hayatta mü’minle aynı sıkıntıları çeker, Rabbine gittiği zaman ise orada daha büyük
sıkıntılarla karşılaşır, çektikleri dünyada kalır, o ise yeni sıkıntılar ve bitmez
tükenmez bir azaba batar İşte insan gerçeği budur.

Bilinmesinde yarar var

Kalp sevmek ister. Korkmak onun yapısında vardır. Allah sevgisi ve korkusu ile dolu olmayan bir kalp başka şeyleri sever, korkulmayacaklardan korkar. Kalplerimizin kimin sevgisiyle dolduğunu, kimden korktuğumuzu araştıralım.

İnsanın yaratılışında bulunan cinsel şehvet, hiçbir tedbirle kökten engellenemez. Sadece tabii yollarla giderilmesi mümkündür. Bunun için de nikâh pek mübarek bir ibadet olmuştur. Nikâha giden yollarda engeller oluşturulmamalıdır. Evliliğin geciktirilmesi, evlilerin
kıymet bilememesi ağır bedeli olan hatalardır. Evliler Allah’tan korkmalı ve şeytana yardım etmemelidirler.

Tıbbı inkâr edemeyeceğimiz gibi onu tek çare olarak görmemiz de hatadır. Önce, insan kendi doktoru olmalı, bedeninin sırlarını keşfetmelidir. Doktorlara dayalı bir hayat kendi içinde
sorundur. Manevi tedavinin iyi bir koruyucu olduğu önemli bir hakikattir. Kur`an ve hadislerdeki duaları titizlikle okumak, duaya itimat etmek mü`min kimliğimizdendir.

Mü`min, vakarla tevazu arasında denge kurmalıdır. Mü`min vakurdur; ama geçinilebilen bir insandır. Soğutan, nefret ettiren tipler sünnetten uzak tiplerdir.


Hatasızlık iddiası yanlıştır. Hatayı normal kabul edip, düzeltilmesine çalışmak daha doğrudur. Hatasız dost aramak, hataları silmemek insansız kalmaya neden olur.
Affetmesini bilmek gerekiyor.

Kötüleşen şartlardan dolayı nesil planlamasına gitmek, çocuk katliamıdır. Yetiştirememe bahanesine sığınılarak çocuk kısıtlamasına gitmeyi kabullenemeyiz. Çocuk yetiştirmek bir cihaddır.

Cihaddan kaçılmayacağı gibi, düşmanın yok olmasını talep etmek de bir cihad sayılmaz. İlkelerimizden:

Bir: Sılayı rahim, en temel dini kurallardandır. Onun zarar gördüğü yerde Allah’ın rızasını ve rahmetini kaybederiz. Bir selamlaşmayı bile önemseyip, tatbik etmek imanımızın gereğidir.

İki: İnsanları tanıyıp, onlar hakkında kararlar verirken elimizdeki imani ölçülere göre karar veririz. Maddi değerler veya İslamî olmayan örfün etkisinde kalamayız.

Üç: Dünyevileşmenin bizi fasit dairesine almasına karşı uyanık olmak zorundayız. Dünümüzle bugünümüz arasında fark olduğunda kendimizi muhasebe etmesini bilmeliyiz.

Dört: Haramların ibadetten sosyal ilişkiye kadar pek çok alanda bizi etkisi altına alacağını unutmamalıyız.

İşlenen bir haram, ibadetten soğumamıza, insanlar arasında değerimizin azalmasına neden olacaktır. Haramlarla savaşan anlayışımız sürdürülmelidir.

Beş: Fitneleri, gelecek diye beklemek yanlıştır. Fitne kuluçkada iken, hatta fitneye ait en küçük belirtiler önümüzde iken tedbirimizi almalıyız. Bilhassa mal ve kadın konusunda ateş bacayı sardıktan sonra tedbir almanın bir anlamı yoktur. Dinimizin bize tavsiye ettiği tedbirleri basit göremeyiz. Kadınlı erkekli meclisler, gençlerin evliliklerinin sudan bahanelerle geciktirilmesi bu türdendir.

Altı: Çevrenin etkisini basite almamız büyük hatadır. Oturup kalktığımız insanlardan etkileneceğimizi unutmayalım. Modern adı verilen bir otel salonunda bir saat bulunmanın etkisini yıllarca üzerimizden atamayabileceğimizi bilelim.

Yedi: Eriyip gitmemek için iyi bir ders ve zikir halkasında bulunmayı nimet olarak görmeliyiz.
Müslüman bir insan yılda bir defa Riyazussalihin hacminde bir hadis kitabı okumalıdır, dersini dinlemelidir.

Sekiz: Allah rızasını ilke edinmiş bir sosyal oluşumda bulunmak bizi erimeden yol almaya sevk edebilir. Becerilerimizi ve imkânlarımızı dinimizin hizmetinde sunmak görevimizdir.

Dokuz: Teknolojik gelişmelere karşı dalgın kalamayız. Teknolojinin esiri de olamayız. Yararı zararından çok olanı tercih eder, teknolojiyi kullanmaya çalışırız. Onun bizi kullandığını hissettiğimizde ise mesafemizi koymaya çalışırız.

Sponsor Bağlantılar

Bir önceki yazımız olan Teravih Namazının Önemi ve Fazileti nelerdir ? Başlıklı makalemizi de okumanızı öneririz.

Cevapla

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Scroll To Top