Buradasınız: Anasayfa / Sorularla İslamiyet / Şafi Mezhebine Göre Cenaze Namazı İle İlgili Hükümler Nelerdir?

Şafi Mezhebine Göre Cenaze Namazı İle İlgili Hükümler Nelerdir?

Sponsor Bağlantılar

Şafi Mezhebine Göre Cenaze Namazı İle İlgili Hükümler Nelerdir?

A) Hükmü

Cenaze namazı farz-ı kifâyedir. Bir kişi dahi kılarsa toplumdaki diğer bi­reyler bu yükümlülükten kurtulurlar. Ama sevabını da sadece kılan kişi kaza­nır. Cenaze namazı sadece bu ümmete mahsus bir namazdır. Sevgili Pey­gamberimiz (s.a.v), Habeş Kralı Necâşî’nin namazını kılmış, ölen çocukların ve düşüklerin de cenaze namazlarının kılınmasını emretmiştir. Kendileri ebe­diyet yurduna göçtüklerinde sahâbîler de onun cenaze namazını kılmışlardır.

B) Kılınışı

Cenaze namazını kılan kişi imam olsun münferit olsun, cenaze eğer er­kekse baş hizasında, kadın veya erselik ise kuyruk sokumu hizasında durma­lıdır. Sonra “Allah rızâsı için farz-ı kifâye olarak şu ölünün (ölüler birden faz­laysa ‘şu ölülerin’) cenaze namazını kılmaya niyet ettim” diyerek niyet edilir.

Hanefî mezhebine göre her ölü için ayrı ayrı cenaze namazı kılınması ge­rekir.

Ölünün erkek veya kadın olduğunun belirtilmesi şart değildir. Cemaatte bulunanlar da imama uymaya niyet etmelidir. Niyetin hemen ardından eller kaldırılarak Allahüekber deyip iftitah tekbiri alınır ve eller göbekle göğüs ara­sında biraz sola kaydırılmış vaziyette sağ el sol elin üzerine konarak bağlanır.

Cenaze namazı kılan kişinin her tekbir alışta Hanefîler’in aksine ellerini kaldırması sünnettir. Tekbirlerden sonra eller yine göğsün altında bağlanır, if­titah duası okunmaksızın eûzü besmele çekilerek Fatiha okunur.

Hanefî mezhebine göre cenaze namazında iftitah tekbiri alındıktan son­ra Fatiha yerine Sübhâneke duası okunur.

Fâtiha’dan sonra ikinci defa Allahüekber diyerek tekbir alınır ve ardından şu salât okunur:

Bundan sonra üçüncü defa Allahüekber diyerek tekbir alınır ve ardından ölü için âhiretle ilgili herhangi bir dua okunur.Namaz kılmakta olan kişi, müminler için dua eder de özellikle hazırda bu­lunan ölü için dua etmezse bu, dua rüknünün yerine getirilmiş olması için ye­terli olmaz. Ancak hazırdaki ölü çocuk ise, onun için dua edilmese de sakın­cası yoktur. Çünkü o masum ve günahsızdır. Bu durumda ölü çocuğun anne ve babası için dua etmek de yeterli olur. Dua ederken rahmet ve mağfiret gi­bi uhrevî isteklerde bulunmalıdır. Ölü bulûğa erip ölünceye kadar aynı halde kalan bir deli veya çocuk gibi mükellef olmayan biri olsa bile kendisi için âhi­retle ilgili dualar edilmelidir. Duada belli kelime ve kalıplara bağlı kalma zorun­luluğu yoktur. Vaktin uzaması nedeniyle cenazenin kokacağından korkulmaz-sa, en faziletlisi, aşağıdaki şu meşhur duanın okunmasıdır. Ama kokusunun bozulmasından korkulursa, duanın en azı ile yetinmek gerekir. Meşhur dua şudur:

“Arşı taşıyanlar ve onun çevresinde bulunanlar (melekler) rablerini hamd ederek tesbih ederler, O’na inanırlar ve inananlar için (şöyle diyerek) bağış­lanma dilerler: Ey rabbimizl Senin rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. O halde tövbe eden ve senin yoluna uyanları bağışla ve onları cehennem aza­bından koru.”( Mü’min 40/7.)

Bundan sonra da sağında bulunanlara selâm vermeye niyet ederek ilk selâmı verir, sonra da solunda bulunanlara selâm vermeye niyet ederek ikin­ci selâmı verir.

C) Cenaze Namazının Rükünleri

Cenaze namazının eksiksiz olarak kılınmış sayılabilmesi için, yerine ge­tirilmesi gereken bazı rükünler vardır. Bunlardan biri yerine getirilmediği tak­dirde namaz bâtıl olur. Bu rükünleri şöyle sıralayabiliriz:

1. Niyet.

2. Dört tekbir. Bunlara iftitah tekbiri de dahildir.

3. Kıyam. Ayakta durmaya muktedir olan kişinin bu namazı başından so­nuna kadar ayakta kılması farzdır.

4. İftitah tekbirinden sonra Fatiha okumak. Bunun herhangi bir tekbirden sonra okunması caiz ise de iftitah tekbirinden sonra okunması daha faziletli­dir. Tekbirlerden herhangi birinden sonra Fâtiha’ya başlanırsa tamamlanma­sı icap eder. Artık kesilmesi veya bir sonraki tekbirden sonraya ertelenmesi caiz olmaz. Okumaya başlandıktan sonra kesilir veya ertelenirse namaz bâtıl olur. Bu hususta mesbûk olanla olmayan arasında fark yoktur.

5. İkinci tekbirden sonra Peygamber Efendimiz’e (s.a.v) salâtü selâm ge­tirmek.

Hanefî mezhebine göre cenaze namazının ikinci tekbirinden sonra Pey­gamber Efendimiz’e (s.a.v) salâtü selâm getirmek sünnettir, rükün değildir.

6. Üçüncü tekbirden sonra ölü için dua etmek.

7. Dördüncü tekbirden sonra selâm vermek.


D) Cenaze Namazının Şartları

Cenaze namazının bazı şartları vardır. Bu şartları şöyle sıralayabiliriz:

1. Cenaze, müslüman biri olmalıdır. Gayri müslim ölü üzerine namaz kıl­mak caiz değildir. Gayri müslimler için cenaze namazı kılmak, şu âyet-i kerî­me ile yasaklanmıştır: “Onlardan ölen hiçbirine asla namaz kılma ve kabrinin başında durma. Çünkü onlar Allah’ı ve Resulü’nü inkâr ettiler ve fâsık olarak öldüler.”‘ (Tevbe 9/84.)

2. Cenaze temizlenmiş olmalıdır. Cenaze yıkanmadan veya teyemmüm ettirilmeden namazını kılmak caiz olmaz.

3. Cenaze, namazını kılacak cemaatin ön tarafında bulunmalıdır. Cema­atin arkasında bulunan cenazenin namazını kılmak caiz olmaz.

4. Cenaze şehid olmamalıdır. Şehidin yıkanması yasaklandığından dola­yı, cenaze namazı da kılınmaz.

Hanefî mezhebine göre şehid yıkanmaz ama cenaze namazının kılınma­sı gerekir.

5. Cenazenin cesedinin hazırda bulunan kısmı, yıkanması gerekli kısım kadar olmalıdır. Yıkanması gereken düşüklerin üzerine cenaze namazı kıl­mak farzdır.Cenaze namazını kılacak olan kişiyi ilgilendiren şartlara gelince bunlar; diğer namazların niyet, taharet, kıbleye yönelme ve avret yerlerini kapatma gi­bi şartlardır.

E) Cenaze Namazının Sünnetleri

Cenaze namazının sünnetlerini şöyle sıralayabiliriz:

1. Fâtiha’dan önce eûzü besmele çekilmeli, Fâtiha’dan sonra âmin den­meli, geceleyin kılınsa bile bu namazda kıraat sessizce yapılmalıdır. Ancak imam veya mübelliğ, gerekli gördüklerinde tekbirleri ve selâmı sesli olarak ye­rine getirirler.

2. Bu namaz cemaatle kılınmalıdır. Mümkün olduğu takdirde cemaat üç saftan teşekkül etmelidir. Nitekim bir hadis-i şeriflerinde sevgili Peygamberi­miz şöyle buyurmuştur: “Üzerine üç saf cemaatin cenaze namazı kıldığı kişi­nin günahları bağışlanır.” (Ebû Davud, Cenâiz, 40.)

İmamla birlikte olsa dahi saf, en az iki kişiden teşekkül etmelidir. Bu du­rumda imamın ve kendisine uyan kişinin aynı çizgide durması mekruh olma­maktadır.

3. Sevgili Peygamberimiz’e salâtın en mükemmeli okunmalıdır. Bu sala-vat şudur:

4. Kendilerine selâm okumaksızın sevgili Peygamberimiz’in âline salât okumak.

5. Sevgili Peygamberimiz’e salât okumadan önce hamdetmek.

6. Salat okuduktan sonra mümin erkeklerle mümin kadınlara duada bu­lunmak.

7. Cenaze namazıyla ilgili olarak nakledilen duayı okumak.

8. Birinciden sonra ikinci selâmı da vermek.

9. Dördüncü tekbirden sonra ve selâm vermezden önce şu duayı okumak (bk. sh. 275, 3. satır).

Bundan sonra da şu âyet-i kerîmeyi okumak (bk. sh. 275, 5. satır).

“Arşı taşıyanlar ve onun çevresinde bulunanlar (melekler) rablerini ham-dederek tesbih ederler. O’na inanırlar ve inananlar için (şöyle diyerek) bağış­lanma dilerler: Ey rabbimiz! Senin rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. O halde tövbe eden ve senin yoluna uyanları bağışla ve onları cehennem aza­bından koru.” (Mü’min 40/7.)

10. İmam veya yalnız başına kılan kişi, erkek ölünün başı hizasında, ka­dın veya erselik ölünün ise kuyruk sokumu hizasında durmalıdır.

11. Her tekbir esnasında eller kaldırılmalı ve göğüs altında bağlanmalıdır.

Hanefî mezhebine göre cenaze namazında tekbir alınırken eller kaldırıl­maz.

12. Cenaze, cemaate sonradan katılanların namazlarını tamamlamaları­na kadar yerinde bekletilmelidir.

13. Sonradan gelenlerin, cemaatten sonra cenaze üzerine namaz kılma­ları sünnete uygundur. Ama önce kılmış olanların tekrar kılmaları mekruhtur.

14. Cenaze namazında iftitah duası ve zamm-ı sûre okunmamalıdır.

15. Cenaze kefenlenmeden önce namazını kılmak mekruhtur.


F) Cenaze Namazını Kıldırmada Öncelikli Olanlar

Cenaze namazını kıldırmada öncelik, ölünün babasına, dedesine ve ne kadar geriye doğru gitse de ölünün baba tarafına verilir. Sonra öz kardeşine, sonra baba bir kardeşine, sonra öz kardeşinin oğluna, sonra baba bir karde­şinin oğluna verilir ve bu hususta mirasçı olmadaki öncelik sırası nazarı itiba­ra alınır.Bunlardan sonra ölünün asebesi,( Asebe: Kişinin baba tarafından gelen ama mirasta belli bir hissesi bulunmayan akrabası de­mektir.) bunlar da yoksa en büyük devlet yet­kilisi veya vekili, sonra yakınlık derecelerine göre ana tarafından olan yakın­ları namaz kıldırmada öncelik hakkına sahip olurlar.Meselâ ölünün iki oğlu bir arada bulunursa, şayet gayri müslim kökenli iseler, İslâm’a önce girmiş olup adaletli olanı, sonra fıkhı en iyi bileni, sonra kıraati daha düzgün olanı, sonra takvası daha fazla olanı tercih edilir. Ölünün bu sayılan kimselere nisbetle öne geçip namaz kıldırma önceliği bulunmayan bir kişinin, kendisinin cenaze namazını kıldırmasına ilişkin bir vasiyeti olsa bi­le bu vasiyeti yerine getirilmez.

İmamın namaz tekbirlerinin sayısını artırması veya eksiltmesi

Cenaze namazını kıldırmakta olan imam dörtten fazla tekbir alırsa, arka­sındaki cemaat bu hususta kendisine uymaz. Aksine kendisinden ayrılmaya kalben niyet edip ondan önce selâm verir ya da onu bekler ve onunla birlikte selâm verir. Ama bu durumda imamı bekleyip onunla birlikte selâm vermesi daha faziletli olur. Her iki durumda da her ikisinin namazı sahih olur.Ancak imam zâid tekbirlerde ellerini üç defa peş peşe kaldırırsa, kendisi­nin namazı ve kendisini bekledikleri takdirde cemaatin namazı bâtıl olur. Eğer tekbirleri dörtten eksik alır ve bunu kasıtlı olarak yaparsa, hem kendisinin hem de cemaatin namazı bâtıl olur. Bu eksiltme sehiv nedeniyle olursa, eksiklik ik­mal edilir. Şu da var ki, bu namazda sehiv secdesi yapılmaz.

Cenaze namazına başlandıktan sonra cemaate yetişenler

İmama tâbi olarak cenaze namazını kılmak isteyen kişi, cemaate geldi­ğinde imamın birinci veya ikinci tekbiri alıp da bunlardan sonra okunması ge­reken sûre veya salâtla meşgul olduğunu görürse, imamın üçüncü tekbiri al­masını beklemeden hemen namaza başlar. Ancak yalnız başına kılıyormuş-çasına namaza devam ederek birinci tekbiri alır. Sonra da Fâtiha’yı, imamın müteakip tekbiri almasına dek okuyabildiği kadar okuyup tekbir aldıktan son­ra Peygamber Efendimiz’e salâtü selâmda bulunur ve namaza bu şekilde de­vam eder.İmamın selâm vermesinden sonra, eksik kalmış olan kısmı anlatıldığı şe­kilde tamamlar. Eksikleri tamamlarken cenazenin yerinden kaldırılmış olması veya yerinde bırakılmış olması bu hükmü değiştirmez. Eğer kendisi iftitah tek­birini aldıktan sonra henüz Fâtiha’dan bir şey okuyamadan imam üçüncü tek­biri alırsa, kendisi de imamla birlikte tekbir alır ve Fâtiha’sını da imam üstlenir.

Hanefî mezhebine göre imam cenaze namazına durduktan sonra biri ge­lip kendisine tâbi olmak isterse, hemen tekbir almayıp imamı bekler. Müteakip tekbirleri imamla birlikte alır. İmamı beklemeyip tekbir alırsa namazı fâsid ol­maz ama bu tekbiri de geçerli olmaz. İmamın selâmından sonra cenaze hemen kaldırılmazsa, yetişemediği tekbirleri alır. Ancak cenaze hemen kaldırı­lırsa, yetişemediği tekbirleri almayıp selâm verir.İmamın dördüncü tekbiri almasından sonra ve fakat selâm vermesinden önce cenaze namazına gelen kişi, sahih olan görüşe göre namaza başlama­lı, belirtilen tafsilat doğrultusunda imamın selâm vermesinden sonra namazı­nı tamamlamalıdır.

G) Cenaze Namazının Tekrar Kılınması

Cenaze namazını tekrarlamak, yani aynı kişinin aynı cenaze için ikinci kez namaz kılması mekruhtur. Ama daha önce kılmamış olan kişinin, cema­atle kılındıktan sonra cenaze defnedilmiş olsa bile ayrıca namaz kılması ca­izdir.

H) Cenaze Namazının Mescidde Kılınması

Cenaze namazının mescid içinde kılınması menduptur. Ancak Hanefî ve Mâlik? mezheplerine göre cenaze, mescidin dışında olsa bile namazının mes­cid içinde kılınması mekruhtur. Bir zaruret durumunda mescidde de kıhnabi-lir. Namazı kılınmamış cenazenin mescid içine konulması da bu iki mezhebe göre mekruhtur.

ŞEHİD BAHSİ

Şehide şehid denmesinin sebebi, ölümüne meleklerin şahit olması veya cennetlik olduğuna şehadet edilmesi yahut rabbinin katında hazır veya hayat­ta olmasıdır.Allah katında yüksek derece ve ikramlara mazhar olacak olan şehid, Al­lah yolunda düşmanla savaşırken hayatını feda eden kişidir. Çünkü kişinin ca­nını feda etmesi, inanç ve ilkeler uğruna kendini kurban etmesi, İhlâs ve sa­mimiyetin en yüksek derecesidir; iman ve akide sağlamlığının en kuvvetli gös­tergesidir. Allah’ın hoşnutluğuna ermenin ve cenneti kazanmanın en güvenli yoludur.Milletler, canlarını ve topraklarını savunmak, mukaddes değerlerini koru­mak için her zaman evlâtlarından bazısını feda etmeye mecburdurlar. İşte bu sebeple yüce Allah, şehidlere onurlu ve ebedî bir hayatı vaad etmiş, kul hak­kı dışındaki bütün günahlarını bağışlayacağı müjdesini vermiştir. Onları cen-nette peygamberlerle birlikte yüksek makamlara yerleştireceğini taahhüt et­miştir. Şu âyet bu müjdeyi vermektedir:

“Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Bilakis onlar diridirler, rableri katında Allah’ın, lutfundan kendilerine verdiği nimetlerin sevincini ya­şayarak rızıklandırılmaktadırlar. Arkalarından kendilerine ulaşamayan (henüz şehid olmamış) kimselere de hiçbir korku olmayacağına ve onların üzülmeye­ceklerine sevinirler. (Şehidler) Allah’ın nimetine, keremine ve Allah’ın, mümin­lerin ecrini zayi etmeyeceğine sevinirler.”(Âl-i İmrân 3/169-171.)

Şehidliğin çok yüksek bir mertebe olduğunu ve şehidlerin cennette büyük ikramlara mazhar olacağını bildiren sevgili Peygamberimiz (s.a.v) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur: “Cennete giren hiç kimse dünyaya geri dön­mek istemez. Yeryüzünde olan her şey orada ona verilir. Ancak şehid böyle değil. O, mazhar olduğu ikramlar sebebiyle dünyaya dönüp on kere öldürül­meyi temenni eder.” (Buhârî, Cihâd, 5, 21; Müslim, İmaret, 108, 109; Tirmizî, Fezâilü’l-Cihâd, 13; Nesâî, Cihâd, 6, 30, 32.)

Başka bir hadis-i şerifte de sevgili Peygamberimiz şehidliğe duyduğu öz­lemi şöyle dile getirmiştir: “Muhammed’in canı kudret elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki ben Allah yolunda savaşıp öldürülmeyi, sonra yine savaşıp öldürülmeyi çok isterdim.” (Buhârî, İmân 25, Cihâd, 2, 119; Müslim, İmaret, 103, 107.)

Kulların alacakları hariç, şehidin bütün günahlarının bağışlanacağını yine sevgili Peygamberimiz şöyle müjdelemiştir: “Borç hariç, şehidin bütün günah­ları bağışlanır.” (Müslim, İmaret, 118.)

Şehidlerin kısımları

Şehidler üç kısma ayrılırlar:

1. Dünya ve âhiret şehidi. Bu, ganimetten mal çalmayarak, riyakârlık yap­madan Allah’ın dinini yüceltmek amacıyla kâfirlerle savaşan ve şehid düşen kişidir.

2. Dünya şehidi. Bu, Allah’ın dinini yüceltmek amacını gütmekle beraber ganimet elde etmek için savaşan veya riyakârlık yaparak ya da paylaşmadan önce ganimetten mal çalarak savaşan ve bu yolda ölen kimsedir.

3. Âhiret şehidi. Bu, enkaz altında kalarak, boğularak veya haksız yere öldürülerek ve buna benzer sebeplerle hayatını kaybeden kimsedir.

İlk iki guruptaki şehidlerin kendilerinde küçük ya da büyük hades hali bu­lunsa bile yıkanmaları ve cenaze namazlarının kılınması haramdır. Nitekim ashaptan Hanzele (r.a) gusletmeye fırsat bulamadan katıldığı Uhud Gazve-si’nde şehid düşünce Hz. Peygamber onu yıkamamış ve, “Meleklerin onu yı­kadıklarını gördüm!” demiştir. (İbn Hacer el-Askalanî, Telhîsü’l-Habîr, 2/117.)

Bu şehidler bir kâfirin veya hata sonucu bir müslümanın silahıyla ya da kendi attığı silâhın geri tepmesiyle de ölse, bineğinden düşmekle veya hay­vanların, araçların, askerlerin ayakları altında ezilmekle de ölse aynı hükme tabidirler.Yine bu kişinin derhal ölmesiyle, yaralandıktan sonra sağ kalıp bir süre sonra ölmesi arasında da bir fark yoktur. Yalnız bu durumdaki kişinin savaş bitiminden önce ölmüş olması şarttır. Ya da savaşın bitiminden sonra ölürse, savaşta aldığı yaradan ötürü koma haline girmiş olması şarttır. Bu durumda­ki şehidlerin kefenlenmeleri sünnettir.Şehidin elbisesi vücudunu kapatmıyorsa, kapatacak kadar ilâve edilir. Zırh ve silâh gibi savaş aletlerinin, mest, kürk ve parka gibi giysileri üzerinden çıkarıldıktan sonra şehidin gömülmesi mendup olur.Sadece âhiret şehidlerine dünyada diğer ölüler gibi muamele edilir. Bun­lar yıkanır, kefenlenir ve cenaze namazları kılınır. Diğer ölüler için yapılması gereken her şey bunlar için de yapılır. Yıkanması haram olan şehidlerin be­deninde şehadet kanı dışında necis şeyler bulunursa, bunları temizleme se­bebiyle şehidlik kanı da giderilmiş olacaksa yine de o necis şeylerin temizlen­mesi gerekir.

Cenazenin mezara götürülmesi ve teşyî edilmesi

Cenazeyi teşyî etmek, yani mezara götürülürken peşinden gitmek sün­nettir. Bir mazeret yoksa bu görevi yürüyerek yapmak menduptur. Cenazeyi teşyî eden kişi, onun af ve mağfireti için bir şefaatçi konumunda olduğundan, arkasında değil, ön tarafından orta süratte yürümeye gayret etmelidir. (Şirbînî, Mugni’l-Muhtâc, 2/19.)

Kadınların cenazeyi teşyî etmeleri mekruhtur. Cenazeyi teşyî edenlerin sessiz olmaları sünnettir. Kur’ân-ı Kerîm, kaside-i bürde, delâilü’l-hayrât veya herhangi bir duayı okuyarak da olsa seslerini yükseltmeleri mekruhtur. Cema­at arasında Allah’ı zikretmek isteyenler, bu zikirlerini sessizce yapmalıdırlar.Cenazenin peşi sıra mum yakarak, buhur tüttürerek gitmek mekruhtur. Bu hususta Peygamberimiz (s.a.v) bize şöyle bir uyarıda bulunmuştur: “Ce­nazeyi ses ve ateşle izlemeyin.” (Ebû Davud, Cenâiz, 42.)

Cenaze töreninde ağıt yakılır veya müzik eserleri icra edilirse, orada bu­lunanların bunu engellemeye çalışmaları gerekir. Çünkü bu davranışlar Allah ve Resûlü’ne isyan niteliğindedir. Engel olmayanlar, bu davranışlara rıza gös­termiş sayılırlar.Cenazeyi teşyî edenlerin mezara kadar gidip, defin işi tamamlanıncaya kadar beklemeleri daha faziletlidir. İsterlerse namazdan önce de sonra da dö­nebilirler.

Hanefî mezhebine göre namaz kılmadan cenaze merasiminden dönmek mekruhtur.

Teşyî törenine katılanların, cenaze yere konulmadan oturmaları sünnete aykırıdır.

Cenaze geçtiği sırada onu gören insanların -oturuyorlarsa- ayağa kalk­maları müstehaptır.

Ölü için ağlamak

Ölü için yüksek sesle, bağırıp çağırarak ağlamak, üst baş paralamak, saç baş yolmak, yüz tırmalamak, ağıtçılar kiralamak haramdır. Peygamberimiz (s.a.v) bizleri bu konuda şöyle uyarmışlardır: “Yanakları tokatlayan, yakalan yırtan ve câhiliye çağırma/arıyla çağıranlar bizden değildir.”(Buhârî, Cenâiz, 36.)

Ölü kendi yakınlarının ağlamaları ve aşırı davranışları sebebiyle azap görmez. Ama ağlamaları için vasiyette bulunmuşsa azap görür. Ölümünden sonra ağlayacaklarını bildiği yakınlarının, vasiyetine uyup ağlamayacaklarını zannediyorsa, ağlamamaları için vasiyette bulunması vacip olur. Vasiyet et­mezse, ölümünden sonra yakınlarının ağlamaları nedeniyle azap görür.

Cenazenin defni

İmkân varsa cenazeyi defnetmek farz-ı kifâyedir. İmkân yoksa, meselâ sahilden uzaktaki bir gemide ölen kişi, geminin demir atacağı yere varmasına kadar bekletildiği takdirde kokusu fenalaşacaksa bekletilmez; üzerine bağla­nan bir ağırlıkla birlikte suya atılır. Ama defnetme imkânı varsa, yere bir çu­kur kazılarak defnedilmesi gerekir. Bu çukurun derinliği en azından kokunun dışa vurmasına ve yırtıcı hayvanların cenazeyi oradan çıkarmalarına engel olacak miktarda olmalıdır.Aslında mezarın, ellerini dik biçimde havaya kaldıran orta boylu bir erke­ğin boyu kadar bir derinlikte olması sünnettir. Kazılan çukurun asgari uzunluk ve genişliğine gelince bu, ölünün ve onu defneden kişinin sığacağı kadar ol­malıdır.Çukur kazmaksızın ölüyü yere indirip üzerine yapı inşa edilmesi caiz de­ğildir. Ancak yeri kazmak mümkün olmadığında böyle bir şeyin yapılması ca­iz olur. Yer çok sert olursa, lahit yapmak sünnet olur.

Lahit, mezarın alt tarafında kıble yönünde ölünün sığacağı kadar bir çu­kur kazmaktır. Yer gevşek ve yumuşak ise, yarma yapmak daha iyi olur. Yar­ma, mezarı ortalayarak alt tarafını nehir yatağı gibi kazıp bu yatağın iki tara­fını kerpiç ve tuğla ile örtmeye denir.Lahit yapmak zor olduğu takdirde, ölüyü mezara koyduktan sonra üzerine çatı yapılarak taşlar konur. Ölüyü mezara kıbleye yönelik olarak yerleştir­mek vaciptir. Ölüyü mezarda sağ yanı üzerine yatırmaksa sünnettir. Defne­den kişi defnederken,

Ölü, kıbleye yönelik olmayarak mezara konulur veya başı doğu tarafına ayakları da batı tarafına konulur yahut sırt üstü ya da sol yanı üzerine yatırı­lır ve üzerine toprak da atılmışsa, bu yanlışlıkları düzeltmek için mezar tekrar açılmaz. Ama henüz üzerine toprak atılmamışsa, kenara konmuş kerpiç ve tuğlaları kaldırmak gerekse bile bu yanlışlıklar düzeltilir.Mezar içinde ölünün baş ve ayaklarını toprak ve kerpiç gibi şeylere daya­mak müstehaptır. Gömüldüğü yer yumuşak veya nemli değilse ölüyü tabutuy-la birlikte defnetmek, beraberinde yastık ve örtü gibi şeyleri mezarına koymak mekruhtur.

Lahit veya yarma şeklindeki mezara defin yapılıp üzeri kerpiç ve benzeri şeylerle örtüldükten sonra orada hazır bulunanların her iki avuçlarıyla meza­rın üzerine üçer defa toprak atması müstehap olur. Atarken de ölünün baş ta­rafında durmalı; birinci atışta,

“Ve sizi bir kez daha ondan (topraktan) çıkaracağız”Cümlesini okuyarak Tâhâ sûresinin 55. ayet-i kerîmesini tamamlamalıdır.Bundan sonra da mezarı tam kapanıncaya kadar üzerine toprak atılma­lıdır. Mezarın üzerine su serpmek menduptur. Mezarın yerle aynı seviyede ol­ması, yerden yüksekte olmasına nisbetle daha faziletlidir. Mezarı süslemek mekruhtur. Pahalı mezarlar yaptırarak bu hususta israfa kaçmak haramdır.Mezarın üstüne taş, tahta ve benzeri şeyler koymak mekruhtur. Ama me­zarın kaybolmaması için bu gibi şeylerin işaret olarak konmasında sakınca yoktur. Mezarı tanıtmak ve diğerlerinden ayırmak için baş tarafına taş ve ben­zeri şeyler koymak sünnettir.Kur’ân-ı Kerîm âyetlerinin veya başka duaların mezar üzerine yazılması mekruhtur. Yalnız âlim ve sâlih insanların mezarlarının tanınması için üzerle­rine adlarının yazılması veya işaretler konması menduptur.

Dost ve akrabanın kolayca ziyaret edebilmeleri için aile mezarlığı oluştur­mak da mendup olur.(Şirbînî, Mugni’l-Muhtâc, 2/56.)

Mezarların üstüne bina yapmak

Mezarların üstüne ev, kubbe, mescid, kümbet, medrese veya etrafı du­varla çevrili bahçeler yapmak mekruhtur. Bunları süs veya tekebbür maksa­dıyla yapmaksa haramdır. Mezarlık arazisi sebil veya vakıf değilse bu hüküm söz konusudur. Sebil arazi, daha önceden hiç kimsenin mülkiyetine girmemiş olan ve insanların ölülerini oraya defnetmeyi âdet haline getirdikleri arazidir. Vakıf arazisi ise, sahibinin “vakfettim” diyerek vakıf haline getirdiği arazidir. Sebil veya vakıf olan mezarlıktaki mezarın üzerine bina yapmak kesinlikle ha­ramdır.

Mezarların üstünde oturmak, uyumak, def-i hacette bulunmak

Mezarların üstünde yürümek, oturmak ve uyumak mekruhtur; def-i hacet­te bulunmak ise haramdır. Bir kimsenin kendi ölüsünün mezarına ulaşmak için başka bir mezarın üzerinden geçmesinden başka çaresinin bulunmama­sı gibi bir zorunluluk olmadıkça, mezarların üstünde yürümek mekruhtur.

Cenazenin nakli

Cenazeyi öldüğü yerde defnetmek esastır. Kokusunun fenalaşmayaca-ğından emin olunsa bile, definden önce onu başka bir beldeye nakletmek ha­ramdır. Ancak vefatın vuku bulduğu beldedeki insanlar, ölülerini kendi belde­lerinden başka beldelere gömmeyi âdet haline getirmişlerse, nakletmek ha­ram olmaz.Mekke, Medine, Kudüs ya da sâlih insanların mezarlarına yakın yerler­de vefat edenlerin, nakil esnasında kokularının fenalaşmayacağından emin olunursa, buralara nakledilmeleri sünnet olur. Fakat kokularının fenalaşma­sından korkulursa, nakledilmeleri haram olur.Bütün bu anlatılanlar, kişinin öldüğü yerde yıkanıp kefenlenmesinden ve namazının kılınmasından sonra söz konusu edilebilir. Bu işlerin yapılmasın­dan önce cenazenin nakledilmesi mutlak surette haramdır. Definden sonra bir zaruret olmaksızın nakledilmesi de haramdır. Meselâ cenaze, gasbedilmiş bir araziye defnedilir de arazi sahibi, ölünün kendi arazisinden çıkarılmasını ister­se, çıkarılıp başka yere nakledilmesi haram olmaz.

Hanefî mezhebine göre, kişinin öldüğü yerde defnedilmesi müstehaptır. Kokusunun fenalaşmayacağından emin olunursa, definden önce başka bel-deye nakledilmesinde sakınca yoktur. Definden sonra mezardan çıkarılıp başka yere nakledilmesi ise haramdır.

Mezarın açılması

İçinde ölünün kemiklerinin bir kısmının kaldığı zannedildiği müddetçe mezarın açılması haramdır. Yalnız bazı durumlar bundan istisna edilmiştir:

1. Cenaze gasbedilmiş bir bezle kefenlenmişse ve sahibi de bu bezin de­ğerinin kendisine verilmesini kabule yanaşmayıp illa da malını geri istemekte ısrar ediyorsa,

2. Cenaze gasbedilmiş bir araziye defnedilmiş ve arazi sahibi de cenaze­nin orada kalmasına razı olmuyorsa,

3. Cenazeyle birlikte kasıtlı veya kasıtsız olarak mezara bir şey gömül­müş olursa… Bu eşya ister ölünün kendisine isterse başkasına ait olsun, az veya çok olsun -fazla değerli olmasa dahi- ölünün cesedi değişikliğe uğramış olsa da olmasa da mezarını açmak haram olmaz.

OTOPSİ

Ölüm sebebinin bulunması, katilin tesbit edilmesi veya tıbbî inceleme ve araştırma yapmak maksadıyla ölünün cesedi üzerinde otopsi uygulanması caizdir. Bazı kimseler ölünün cesedinin parçalanmasıyla insan değerinin hiçe sayıldığını, oysa insanın mükerrem ve şerefli bir varlık olduğunu söyleyerek otopsinin insan cesedi üzerinde uygulanmasının caiz olmayacağını söyle­mekte iseler de bu itiraz, İslâm hukukundaki maslahat ilkesine ters düşmek­tedir. Azıcık bir düşünce neticesinde insan, İslâm’daki fıkhî hükümlerin, mas­lahatın gözetilmesi ve mefsedetin ber taraf edilmesi ekseni etrafında dönmek­te olduğunu görecektir. Bir işte maslahat yönü ağır basmaktaysa, o işin yapıl­ması istenir. Ama mefsedet (zarar ve kötülük) yönü ağır basmaktaysa, o işin yapılması uygun görülmez.İşte bu sebeple tıp öğrencilerinin ve hocalarının kadavralar üzerinde otopsi yapmaları, tıp ilminin gelişmesine katkı sağlayacağından ve bunu yap­madan tıp ilmini öğrenmeye imkân olmadığından caiz görülmüştür. Aynı şe­kilde maktulün ve ailesinin hukuku zayi olmasın diye katili tesbit etmek ama­cıyla da ölünün cesedi üzerinde otopsi yapılması caiz görülmüştür. Gilgil. Ithâfü’s-Sâil, 2/196.

Nitekim 17 Ekim 1987 tarihinde Mekke’de toplanan İslâm Fıkıh Kurulu da bu doğrul­tuda bir karar vermiştir. (Kararatü Mecmai’l-Fıkhi’l-İslâmî, s. 211.)

Birden fazla ölünün aynı mezara defnedilmesi

Ölülerin çokluğu, değişikliğe uğramalarından ve kokuşmalarından korkul­ması, her biri için ayrı bir mezar kazmanın zor ve meşakkatli olması gibi zo­runlu hallerde birden fazla ölüyü aynı mezara defnetmek caizdir. Ama bu gibi zorluklar söz konusu değilse, birden fazla ölünün aynı mezara defnedilmesi caiz olmaz.Birden fazla ölünün aynı mezara defnedilmesi durumunda önce ölülerin en faziletli olanı kıbleye yönelik olarak mezara konulur. Ondan sonrakiler de fazilet sırasına göre aynı mezara defnedilirler. Büyük küçüğe, erkek kadına nisbetle öncelik hakkına sahip olur. Her iki ölü arasına topraktan bir perde konması menduptur. İki ölü arasına sadece kefen fasılası bulunması yeterli olmaz.

Dolu mezara defin yapılması

Normalde bir ölü çürüyüp tamamen toprak haline gelmeden üzerine baş­kasını defnetmek caiz olmaz. Ancak büyük şehir gibi hiç defin yapılmamış mezar bulmanın imkânsız olduğu yerlerde, daha evvel içinde ölü bulunan bir mezar açılıp içindeki kemikler toplanıp mezarın bir tarafına konulur, üzerine toprak çekildikten sonra başka bir ölüyü oraya defnetmek caiz olur. Ölü, me­zarında çürüyüp toprak haline geldikten sonra mezarını açmak, üzerine ekin ekmek, bina ve benzeri şeyler yapmak caizdir.

Ömer b. Abdülaziz, “Ölünün defninden itibaren bir sene geçince artık o mezarın bulunduğu yere ekin ekebilir, orayı tarla olarak kullanabilirsiniz” de­miştir. (ibn Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr, 1/599 Şa’rânî, Mîzânü’l Kübrâ, 1/218)

Taziye

Musibetzedelere taziyede bulunup onlara sabır telkin etmek menduptur. Bununla ilgili bir hadis-i şeriflerinde sevgili Peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyur­muştur: “Başına gelen bir musibet sebebiyle kardeşine taziyette bulunan bir müslümana, kıyamet gününde Cenâb-ı Allah mutlaka şeref ve üstünlük elbi­sesi giydirir.” (İbn Mâce, Cenâiz, 56.)

Taziye sunmanın zamanı, vefatın meydana gelmesinden üç gün sonra­sına kadardır. Bundan sonra taziyede bulunmak, acıyı tazeleyeceği için mek­ruh görülmüştür.Ancak taziyede bulunacak veya kendisine taziye dilekleri sunulacak kişi bu müddet zarfında hazır olamamışsa, taziyenin bundan sonra sunulması mekruh olmaz.Taziyenin definden sonra yapılması uygun olur. Ama ölünün yakınlarının acı ve kederi şiddetli ise definden önce yapılması daha uygun olur. Taziyenin, ölünün kadın, erkek, genç, ihtiyar bütün akrabalarına sunulması müstehaptır. Yalnız genç kadınları topluluk içine çıkararak onlara taziyede bulunulması hoş karşılanmamıştır. Onlara sadece mahremleri taziyede bulunurlar. Ölü sa­hiplerinin taziyeleri kabul etmek için evde veya ev dışında bir yerlerde oturup beklemeleri mekruh görülmüştür. Bir defa taziyede bulunduktan sonra bunu tekrarlamak mekruhtur. Taziyede bulunurken şu duanın okunması uygun olur: (Şirbînî, Mugni’l-Muhtâc, 2/41 -42.)

“Yüce Allah ölünüzü bağışlasın, kusurlarını affetsin, onu rahmetine gark etsin, ölümü nedeniyle başınıza gelen musibetten ötürü size sabır versin ve onun ölümü sebebiyle (sabrettiğiniz için) size sevap ve mükâfat bahşetsin.”

Ölü sahiplerinin ziyafet vermesi

Bazı yörelerde cenazenin evden çıkarılması ve mezara götürülmesi es­nasında ya da ölümün peşinden yedinci, kırkıncı ve elli ikinci gün ve gecele­rinde ölü sahiplerinin kurban kesip ziyafet vermesi, maalesef vazgeçilmez bir âdet haline gelmiştir. Kaynağını İslâm’dan almayan bu uygulama tamamen bir bid’attır. Ölenin mirasçıları arasında ergenlik çağına gelmemiş çocuklar varsa, o zaman bunu yapmak kesinlikle haram olur. İmam Ahmed b. Hanbel ile İbn Mâce, Cerîr b. Abdullah’ın bu konuda şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: “Biz, ölü sahiplerinin yanında toplanmayı, onların da toplananlara yemek ha­zırlamalarını ölünün üzerine yapılan ağıt gibi mekruh sayardık.” (Ahmed, el-Müsned, 2/204; İbn Mâce, Cenâiz, 60.)

Komşu ve dostların, ölü sahipleri için yemek hazırlayıp onlara gönderme­leri ise menduptur.Peygamber Efendimiz (s.a.v) amcası oğlu Ca’fer-i Tayyar şehid olduğunda şöyle buyurmuştur: “Ca’fer’in ailesine yemek hazırlayın; çün­kü onlara, kendilerini yemek yapmaktan alıkoyacak bir musibet gelmiştir.” (Tirmizî. Cenâiz, 21; ibn Mâce, Cenâiz, 59.)

Kendilerine yemek hazırlanıp sunulan ölü sahiplerinin keder ve üzüntüle­ri, iştahlarını kapayıp yemek yemelerine mani olduğundan, yemek yemeleri için kendilerine ısrar etmek gerekir.


Iskat ve devir

Iskat, kişinin sağlığında çeşitli sebeplerle eda edemediği namaz, oruç, kurban, adak ve kefaret gibi dinî yükümlülüklerinin, vefatından sonra fidye ödenerek zimmetinden düşürülmesi, böylece ölünün bu görevlerini yapmayı-şından ötürü doğacak mânevi sorumluluktan kurtarılması demektir. Kur’ân-ı Kerîm’de, “Oruca gücü yetmeyenler ise bir yoksul doyumu fidye verirler”m (Bakara2/183.)buyrulmaktadır.

Bu âyetten çıkarılan hükme göre oruca dayanamayan veya mazeretleri sebebiyle ramazanda ve diğer zamanlarda oruç tutmaktan âciz kimselerin, her bir oruç günü için fidye ödemeleri yeterlidir.

İslâm fakihlerinin çoğunluğu, anılan âyet-i kerîmede oruç yerine fidye ödenmesi hükmüne illet olan vasfın acz olduğuna hükmederek, mazeretli ve­ya mazeretsiz oruç tutmamış ve kaza etmeden ölmüş kimselerin oruç borçla­rı için fidye ödeyeceğini, hatta bu kimselerin bu konuda vasiyette bulunmaları gerektiğini ifade etmişlerdir. Çünkü ölen kimse de artık oruç tutmaktan âciz­dir. O halde bunların durumu, tutamadıkları oruca karşı fidye vermeleri nasla sabit olan kişilerin durumuna kıyas edilebilir. Ölenin bu konuda vasiyeti varsa, bu kıyas hükmü daha da kuvvet kazanmış olur.Görüldüğü gibi oruç tutmaktan devamlı olarak âciz kişilerin oruç yerine fidye vermeleri nasla sabittir. Çeşitli sebeplerle oruç tutmamış ve kaza etme­den vefat etmiş kimselerin oruç borçları için fidye ödenmesi ise, ölümle artık bunların kazası konusunda acz meydana geldiği için söz konusu nassın hük­müne kıyas edilmiştir. Bu itibarla çeşitli sebep ve zaruretlerle oruç tutmamış ve kaza edecek zaman ve fırsat bulduğu halde kaza da etmemiş bir kimse ölüm esnasında şayet malı varsa borçlu olduğu her gün için, fakire bir fidye verilmesini vasiyet etmelidir. Bu takdirde defin masrafı ve varsa borçları dü­şüldükten sonra, terekenin üçte birinden bu vasiyetinin yerine getirilmesi ge­rekir. Terekenin geri kalan üçte ikisi ise mirasçıların hakkıdır.

Vasiyet edilmemiş ise, mirasçılar bunu yapmaya mecbur değildirler. Ama isterlerse, ölen kişi, mal bırakmamışsa veya bıraktığı mal yeterli değilse, mi­rasçılar gönüllü olarak bağışta bulunup bunu yapabilirler. Oruç için bu şekilde yapılan ıskat, dinî hükümlere uygundur.Namazların ıskatına gelince; bir kişinin namaz borçlarının fidye ile öde­nebileceğine dair Kitap ve Sünnet’te ne bir nas, ne de bir işaret vardır. Bu iti­barla, fidye ile namaz borçlarının düşeceğini söylemek mümkün değildir. An­cak yoksulların sevindirilmesi sonucu Allah’ın affının tecelli etmesi umulur. Hiç olmazsa sadaka sevabı verilir, günahların bağışlanmasına vesile olur. Ni­tekim Kur’ân-ı Kerîm’de, “Şüphesiz iyilikler kötülükleri giderir” (Hûd 11/114.)buyrulmuştur. Ayrıca kılınmayan her namaz için bir fidye uygulaması, sosyal yardımlaş­ma açısından büyük önem taşımaktadır.

Ancak, belli bir miktar paranın fakire verilmesi ve onun da güya hamiyet­li davranarak; aldığı parayı veren kişiye hibe etmesi ve ödenmesi gereken meblağ tamamlanıncaya kadar bu kabul ve hibe işinin devam etmesi demek olan devir uygulamasının aklî ve naklî hiçbir dayanağı yoktur. Buna gerek de yoktur.

Kabir ziyareti

İbret almak ve âhireti hatırlamak maksadıyla kabirleri ziyaret etmek menduptur. Zamanın elverişli olması durumunda kabirleri perşembe ile cumartesi sabahı arasında ziyaret etmek müekked sünnettir.

Kabir ziyaretinde bulunan kişinin ölü için dua etmesi, Kur’ân-ı Kerîm oku­ması uygun olur. Çünkü bunların ölüye faydası vardır. Ziyaretçinin oralara ba­kıp ölümü düşünmesi ve ibret alması gerekir. Kabirleri görünce şu duayı oku­mak uygun olur:

“Ey bu kalıcı ruhların, çürümüş bedenlerin, dağınık saçların, parçalanmış derilerin, köhnemiş kemiklerin rabbi olan Allahım! Bunlar sana inanmış olarak dünyadan çıkmışlardı. Üzerlerine kendi katından bir rahmet indir, benden ta­raf da onlara bir esenlik dileği ilet.”

Kabir ziyaretçisinin ayrıca şu selâmı vermesi de uygun olur:

“Ey müminler topluluğu diyarı! Allah’ın selâmı üzerinize olsun. İnşallah biz de sizlere kavuşacağız.”

Kabirleri, özellikle Allah dostu sâlih insanların kabirlerini ziyaret etmek için yolculuğa çıkmak menduptur. Sevgili Peygamberimizin kabr-i şerifini zi­yaret etmek ise en büyük ibadetlerden sayılır.

Erkeklerin kabirleri ziyaret etmeleri mendup olduğu gibi, fitneye sebep ol­malarından korkulmayan ve ziyaretleri ağıtlara, ölünün methiyesini yapmaya yol açmayan yaşlı kadınların da kabirleri ziyaret etmeleri mendup, aksi halde haram olur.Kabirleri ziyaret ederken İslâm âdabına uygun hareket edilmeli, tavaf eder gibi kabrin etrafında dolanmamaiı, kabrin taş ve sair müştemilâtı öpül-memeli, ölüden medet beklememeli ve ondan bir şey istenmemelidir.Kabir üzerinde oturmak ve kabre doğru namaz kılmak uygun olmayan davranışlardandır. Peygamberimiz (s.a.v) bir hadis-i şeriflerinde bunu kesin olarak şöyle yasaklamıştır: “Kabirler üzerinde oturmayın ve onlara doğru na­maz kılmayın.” (Müslim, Cenâiz, 33.)

Sorularlaİslamiyet

Sponsor Bağlantılar

Bir önceki yazımız olan Şafi Mezhebinde gusül (Boy) Abdesti Nasıl Alınır? (Şafi Mezhebi) Başlıklı makalemizi de okumanızı öneririz.


Etiketler: mezheplere göre cenaze namazının hükmü, şafilerde ölülere ne yapılır, safiye gore cenaze namazi

Cevapla

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Scroll To Top