Buradasınız: Anasayfa / Sözlük / Abbasiler Hakkında Ansiklopedik Bilgi

Abbasiler Hakkında Ansiklopedik Bilgi

Sponsor Bağlantılar

ABBASİLER Kimlerdir

Hz. Peygamber’in amcası Abbas’ın soyundan gelen ve 750-1258 yılları arasında hüküm süren hanedanı
I- SİYASI TARİH
II- MEDENİYET TARİHİ
A- İdarî ve Siyasî Teşkilât.
B- Askerî Teşkilât.
C- Adlî Teşkilât.
D- İlim ve Kültür Hayatı.
E- İçtimaî ve İktisadî Hayat.
F- Sanat. [203]

I- Siyası Tarih.

İsmini Hz. Muhammed’in amcası Abbas b. Abdülmuttalib b. Hâşimden alan bu hanedana ilk atalarına nisbetle “Hâşimîler” de denilmektedir.
İslâm dünyasında Emevîler’in yerine Abbâsîler’in yönetimi ele geçirmesiyle idarî, askerî, siyasî ve ilmî sahalarda çok büyük değişiklikler olmuş, Ab­bâsîler’in iktidara geldikleri 750 yılı, İslâm tarihinin en önemli dönüm noktalarından birini teşkil etmiştir. Ab­bâsîler’in iktidara gelmesi, Emevî idare­sinden memnun olmayan grupların li­der kadrolarının temsil ettiği ve öncü­lüğünü yaptığı yoğun bir propaganda ve teşkilâtlanan büyük bir kitlenin faa­liyeti neticesinde mümkün olmuştur. Emevî halifelerinin bir asır kadar de­vam eden idarelerinde benimsedikleri siyasî görüşler ve yaptıkları uygulama­lar, geniş bir sahaya yayılmış bulunan İslâm toplumu içinde çeşitli gayri mem­nun unsurların ortaya çıkmasına ve so­nunda Emevî hanedanının yıkılmasına yol açmıştır.

Hz. Muhammed’in kurduğu İslâm Devletinin aslî unsurunu Araplar mey­dana getiriyor ve devletin kurulduğu Arabistan’da pek az gayri müslim ya­şıyordu. Hulefâ-yi Râşidîn devrinde ya­pılan fetihlerle Mısır, Suriye, Irak ve İran ülke topraklarına katıldı. Emevîler devrinde de devam eden bu fetihler sa­yesinde devletin sınırları Endülüs’ten Orta Asya içlerine kadar uzanmıştı. Arap fâtihler, fethettikleri ülkelerin sa­kinlerine, cizye ödemek şartıyla eski dinlerine bağlı kalma hakkını tanıdıkları gibi, İslâmiyet’i kabul edenlere de ken­dileriyle eşit haklar tanıyorlardı. İslâm’ın bizzat kendi bünyesinde bulunan bu düşüncenin Hulefâyi Râşidîn devrinde uygulandığı görülmektedir. Ancak Em­evî halifeleri, İslâm’ın ön gördüğü dev­let reisliği yerine, Arap asil sınıfına da­yanan hükümdarlığı getirdiler; böylece cihanşümul İslâm devleti yavaş yavaş etnik unsura dayalı bir devlet halini al­dı. Emevîler zamanında giderek imti­yazlı bir sosyal sınıf durumuna gelen Araplar arazi vergisinden muaftılar ve ordugâh şehirlerini meydana getirmek için yalnız onlar silâh altına almıyorlar­dı. Divana kaydedilen askerlerin büyük bir kısmı Araplar’dan meydana geliyor, her türlü tazminat ile fethedilen bölge­lerden gelen ganimet ve para dışında ayrıca aylık ve yıllık alıyorlardı.

Fethedilen yerlerde İslâmiyet’i kabul eden Arap olmayan unsurlara (mevâ­lî1′) gelince, bunlar idarî, iktisadî ve sosyal bakımlardan ikinci sınıf vatan­daş muamelesi görüyorlardı. Genellikle şehirlerde bulunan mevâlî, teoride Araplarla eşit haklara sahipti, fakat uygulamada hiç de böyle değildi. Müslüman olmalarına rağmen, devletin gelirlerinin arttırılması maksadıyla ken­dilerinden her türlü vergi, hatta gayri müslimlerin ödedikleri bir vergi olan cizye bile alınıyordu. Fetihlere piyade olarak katılıyor, buna karşılık Arap süvarilerinden daha az aylık ve gani­metten daha az pay alıyorlardı. Emevî halifelerinin mevâlîye karşı takip ettik­leri bu siyaset, Halife Ömer b. Abdüla-zîz tarafından terkedildi ise de onun ölümü ile tekrar eski duruma dönüldü. Bu tutum iktidara karşı kuvvetli bir mu­halefetin doğmasına zemin hazırladı.

Hz. Osman’ın şehid edilmesinden sonra meydana gelen hadiseler, İslâm dünyasında asırlarca devam edecek karışıklıkların çıkmasına sebep olmuştur. Emevîler ve bu ailenin reisi durumunda olan Suriye Valisi Muâviye b. Ebû Süfyân, Hz. Osman’ın öldürülmesini ba­hane ederek Hz. Ali’nin halifeliğini ka­bul etmedi. Bunun üzerine meydana gelen gelişmeler sonucu Cemel ve Sıffîn savaşlarında müslümanlar karşı karşıya gelmiş ve kardeş kanı dökülmüştü. 661 yılında Hz. Ali’nin de öldürülmesi ve oğ­lu Hasan’ın halifelikten feragat etme­siyle Muâviye’nin halifeliği kesinleşti. Ancak Hz. Ali taraftarları Irak’ta iktida­ra karşı sert bir muhalefet başlattılar. Muâviye’nin Irak Valisi Ziyâd b. Ebîh’in katı tutumu, aradaki gerginliği daha da arttırdı. Bilhassa 680 yılında Hz. Hüseyin’in şehid edilmesiyle sonuçlanan Kerbelâ faciası, iktidara karşı yapılan mü­cadeleleri daha da sertleştirdi. Şiî propagandası kısa sürede etkili oldu ve doğu eyaletlerinde kalabalık bir taraf­tar kitlesi meydana getirdi. Mevâlî, Şiîler’in görüşleri doğrultusunda Hz. Peygamber’in neslinden gelen meşru bir halife fikrini benimsedi. Böylece mevâlî ile Şiîler arasında Emevî iktidarı­na karşı bir ittifak kurulmuş oluyordu. Bu arada Sıffîn Savaşı’ndan sonra orta­ya çıkan Haricîler, devamlı isyan halinde idiler ve az da olsa devlet otoritesinin zayıflamasına sebep olmuşlardır.

Emevî hilâfetinin başlıca zaaflarından birisi de Arap kabileleri arasında ardı arkası kesilmeyen mücadeleleri önle­memiş olması ve hatta bizzat bu müca­delelerin içine girmiş bulunmasıdır. Arap an’anesi, kabileleri kuzey ve güney Arap­ları olmak üzere iki kısma ayırıyordu. Kabileler arasında İslâm’dan önce görü­len rekabet ve savaşlar İslâmiyet’le bir­likte büyük çapta ortadan kalkmıştı. Ancak fetihlerden sonra siyasî ve ikti­sadî menfaatler eski düşmanlıkları ye­niden körükledi. Yeni kurulan ordugâh şehirlerinde bu kabileler belirli yörelere yerleştirildiler. İslâmî devirde kuzey ve güney Arapları arasındaki ilk sürtüşme­ye Muâviye zamanında rastlanmakta­dır. Bu mücadeleler devlet otoritesinin zayıf olduğu dönemlerde çok kanlı mecralara sürüklenmekteydi.

Yezîd’in ölümünden sonra ortaya çıkan hilâfet mücadelesinde, güney Araplan’ndan Kelb kabilesi Emevî ailesinden Mervân b. Hakem’i. kuzey Arap­ları’ndan Kays kabilesi de Abdullah b. Zübeyr’i destekliyordu. Bu iki kabilenin 684 yılında Mercirâhifteki kanlı savaşı. Benî Kelb’in yani Emevîler’in galibiyeti ile sonuçlandı. Bu savaşla Emevî halife­leri tarafsızlıklarını kaybederek kabile­ler arasındaki mücadeleye bizzat katıl­mış oluyorlardı. Halife I. Velîd zamanın­da (705-715) Haccâc’ın desteklediği Kays kabilesi güçlenirken, buna karşılık Velîd’in kardeşi Süleyman da Yemenlileri destekliyordu. II. Velîd’in tahttan indiril­mesinde en önemli rolü oynayan ve on­dan sonra halife olan III. Yezîd de Yemenliler’in desteğini sağlamıştı. Halife­lerin bu yola baş vurmaları, birlik ve bütünlük içinde bir imparatorluğun ha­lifesi olmaktan çok, belli bir zümrenin temsilcisi haline gelmeleri sonucunu doğurdu. Bu ise Emevîler’in düşüşünü hızlandırmıştır.

Emevî hanedanının zayıflama sebep­leri arasında, II. Velîd’in halifelikten hal’edilmesinde aile arasında ortaya çıkan iç mücadeleyi de belirtmek gere­kir. Bu olayla, yıllardan beri Emevîler’in hâkim olduğu Suriye ikiye bölünmüş oluyordu. Bu ihtilâf o hale geldi ki son halife Il. Mervân Dımaşk’ı terkederek kendisine hilâfet merkezi olarak Har­ran’ı seçti. Bu arada, son Emevî halife­lerinin çok beceriksiz oldukları da unu­tulmamalıdır.

Bütün bunların yanında diğer bir yıp­ratıcı güç de Abbasîler idi. Abbasîler hi­lâfet makamını ele geçirmek için bütün bu şartlan kendi lehlerine ustaca kul­lanmasını bilmişler, yavaş ve emin adımlarla hedeflerine doğru ilerlemiş­lerdir. Ülke çapında yaygın olan mem­nuniyetsizlikten faydalanan Abbasîler, kısa zamanda Emevîier’e karşı başlatı­lan harekete yön verir hale geldiler. Hz. Peygamber’in amcası Abbas ve oğlu Abdullah siyasî olaylara katılmamış, ilimle meşgul olmuşlardır. Abdullah’ın oğlu Ali de babasının siyasetini takip etmiş, ancak I. Velîd tarafından baskıya mâruz kalınca Dımaşk’ı terkederek 714 yılında, Suriye hac yolu üzerinde bulu­nan Humeyme’ye gitmek zorunda kal­mıştı. İşte burada, İslâm’daki siyasî mücadelenin belki en eski ve en ince propaganda hareketi başlamış oldu.
Abbasîler daha harekete geçmeden önce Horasan’da kuvvetli bir güç olan Şiîler faaliyet halinde idiler. Şiiler Hz. Muhammed’in ailesinden birinin halife olmasını istiyorlardı. Bu devirde Şiîler’in büyük bir kısmı Hz. Ali’nin oğlu Muhammed b. Hanefıyye’nin oğlu Ebû Hâşim’in etrafında toplanmıştı. Ebû Hâşim ikametgâhını Humeyme’ye nak­letti ve Abbasîler ile temasa geçti. Hat­ta bir rivayete göre, 98 (716-17) yılında vefatı sırasında imameti Muhammed b. Ali b. Abdullah’a vasiyet etmişti. Böyle­ce Abbasîler daha başlangıçta Şiîler’in desteğini sağlamış oldular.
Abbasî propagandası ve yer altı faali­yetlerinin merkezi Küfe olup bu faali­yetleri yürüten teşkilât 718 yılında kurulmuştu. Kaynaklar ilk önce Arap’tan Arap’a yapılan propagandanın başladığı tarihi 100 (718) yılı olarak vermektedir­ler. Ancak bu konuda kesin bir şey söylemek oldukça güçtür. Zaten ilk faa­liyetler hakkında verilen bilgiler de ka­rışıktır. İlk zamanlar Abbasî taraftarları ağır darbeler yemişler, fakat faaliyetle­rinden vazgeçmemişlerdir. Abbasî hareketini on iki nakîb ve bunlara bağlı yetmiş dâî büyük bir gizlilik içinde yürütüyordu.
Horasan’da ilk başarılı adımları atan. Hidaş adlı bir propagandacıdır. Aşırı fi­kirlere sahip olan Hidaş, etrafına kısa sürede kalabalık bir grup topladı. Merv’deki Şiîler de ona katıldılar. Hidaş başlangıçta bazı başarılar kazanmasına rağmen 736 yılında yakalanarak idam edildi. Aynı yıl, Hidaş’ın isyanından önce Abbasî ailesinden Ali b. Abdullah b. Ab­bas ölmüş, yerine oğlu Muhammed b. Ali geçmişti. Muhammed, Abbasî hare­ketinin kuvvetlenmesinde babasından çok daha fazla gayret sarfetti. Muham­med Hidaş’ı tanımadı ve bütün kötü­lükleri onun sırtına yükleyerek davayı ayakta tutmasını bildi. Abbasî nakîb ve dâfleri kendilerini bir iktidar isteklisi olmaktan çok, Allah tarafından istenilen değişikliğin aracıları olarak tanıtıyorlar­dı. İleri sürdükleri dava, hakkın haksız­lığa karşı yaptığı mücadele idi. Biat kendileri için değil, ileride Peygamber ailesinden, üzerinde sonradan ittifak edilecek bir şahıs adına alınıyordu.

26 Ağustos 743 tarihinde İmam Mu­hammed b. Ali b. Abdullah vefat edin­ce, yerine vasiyeti üzerine oğlu İbrahim geçti. Horasan’da gelişmekte olan ihti­lâl faaliyetinin dizginlerini eline alan İbrahim 745 yılında Ebû Müslim’i, mu­kaddes ailenin vekili sifatıyle Horasana gönderdi. Ebû Müslim’in milliyeti kesin olarak bilinmemekle beraber Arap ol­madığı muhakkaktır. 0, Abbasî ailesine intisap etmeden önce Kûfe’de köle ve­ya mevlâ olarak yaşıyordu. Genç yaşta olmasına rağmen Abbasî hareketini yönetenlerin dikkatini çekti ve İmam İbrahim b. Muhammed’e onu kazanma­sı tavsiye edildi. İbrahim Ebü Müslim’i yanına alarak kendi fikirleri istikame­tinde yetiştirdi ve kendi vekili olarak Horasan’a gönderdi.

Ebû Müslim’in Horasan’a giderek ha­reketin idaresini ele alması, ihtilâl faali­yetinin bir dönüm noktası olmuştur. Bu sırada Horasan’daki Arap kabileleri ara­sındaki mücadele had safhaya varmıştı. Kısa sürede ihtilâl faaliyetlerinin gelişti­ği Horasan şehirlerini dolaşan ve Şii­lerin baş dâîsi Süleyman b. Kesîr el-Huzâi’nin yerine liderliğe geçen Ebû Müslim, İmam İbrahim ile devamlı te­mas halinde idi. Nihayet 15 Haziran 747 tarihinde Süleyman b. Kesîr’in ta­raftarlarının toplu halde bulundukları Sifezenç’te İmam İbrahim’in gönderdiği
siyah bayrak açıldı. Bir müddet Sife­zenç’te kalan Ebû Müslim buradan Âlîn’e, oradan da Mâhiyân’a geçti. Ebû Müslim, Horasan’daki Emevî taraftarla­rının toplanmasına fırsat vermeden bu eyaletin başşehri Merv’i işgal etti. Ho­rasan Valisi Nasr b. Seyyar, Nisabura çekilmek zorunda kaldı. Merv, Mervür-rûz, Herat, Nesâ ve Ebîverd şehirleri zaptedildi. Bu sırada İbrahim’in yanın­dan dönen ve onun tarafından başku­mandanlığa tayin edilen Kahtabe b. Şebîb, Tûs yakınlarında Nasr b. Seyyâr’ı mağlûp etti. Artık Horasan’daki Emevî kuvvetleri çökmüştü. Haziran 748’de Nasr Nisabur’u terketti ve Ebû Müslim merkezini oraya nakletti.

Nasr ve onun etrafında toplanan Arap kabileleri Kumis şehrinde tutun­maya çalıştılar. Horasan’daki bu geliş­meler üzerine Halife II. Mervân, Irak Valisi Yezîd b. Ömer b. Hubeyre’ye Ho­rasan’a yardımcı kuvvetler göndermesi­ni emretti; ancak gönderilen kuvvetler Nasr ile birleşmeden mağlûp edildi. Kahtabe ve oğlu Hasan. Kumis’i zaptettikten sonra batıya doğru ilerlemeleri-ne devam ederek Rey ve Hemedan’ı ele geçirdiler. 749 ilkbaharında İsfahan ci­varında yapılan savaşı kaybeden Nasr’ın artık tutunabileceği yer kalmamış, Kah-tabe’ye Irak yolu açılmıştı. Oğlu Hasanı önden göndererek kendisi de onu takip ediyordu. Hasan Celûlâ’da karargâh kurmuş olan İbn Hubeyreden sıyrılarak Dicle’yi geçti ve Kûfe’ye doğru ilerleme­ye başladı. Kahtabe ise 27 Ağustos 749 tarihinde İbn Hubeyrenin karargâhına âni bir baskın yaparak onu mağlûp et­ti; İbn Hubeyre müstahkem şehir Vâsıt’a çekildi. Bu gece savaşları arasın­da, Abbâsîler’e ilk askerî başarıları ka­zandırmış olan Kahtabe öldürüldü: ku­mandayı oğlu Hasan aldı ve 2 Eylülde Kûfe’yi zaptetmeye muvaffak oldu. Artık Abbâsîler’İn Küfedeki gizli idare­si ortaya çıkabilirdi. Peygamber ailesi­nin veziri unvanını taşıyan Ebû Seleme el-Hallâl. gizlendiği yerden çıkarak ida­reyi ele aldı. Abbasîler de artık ön pla­na geçme zamanının geldiğine karar verdiler. Horasan’da ihtilâl hareketi hızla geliştiği sırada Halife Mervân, İbrahim’i Harran’a götürerek hapset­ti. Rivayete göre İbrahim, kendi yeri­ne kardeşi Ebü’l-Abbas’ın geçmesini vasiyet etmişti. Abbasî ailesi Kûfe’nin zaptından sonra oraya gitti, fakat pek iyi karşılanmadı.

Ebû Seleme, Ali evlâdını tuttuğu için onlan oyalamaya çalışıyordu. Bunu farkeden Horasanlılar bir emrivaki ile Ebü’l-Abbas’a biat ettiler. 28 Kasım 749 Cuma günü KÛfe Camii’nde Ebü’l-Abbas’a biat edildi. Ebü’l-Abbas, halife olarak okuduğu İlk hutbede hâkimiyet hakkının Abbasîler’e ait olduğunu çeşit­li deliller ileri sürerek ispat etmeye çalıştı. Abbasîler, ihtilâl hazırlıklarının başladığı ilk anlardan itibaren Şiîler’le birlikte hareket ediyormuş gibi görünü­yorlar ve gerçek niyetlerini açığa vur­muyorlardı. Ancak iktidarı ellerine geçi­rince onlara sırt çevirdiler. Ebü’l-Abbas karargâhını, Şiîler’in çoğunlukta bulun­duğu Kûfe’den Hammâm-A’yen’e nak­letti ve Ebû Müslim’in yardımıyla Ebû Seleme ile Süleyman b. Kesîr’i ortadan kaldırdı.

Kahtabe ve oğlu Hasan güneyden Kufe üzerine yürürlerken, ikinci bir or­du Ebü’l-Abbas’ın amcası Abdullah b. Ali kumandasında kuzeyden Suriye isti­kametinde ilerliyordu. Halife II. Mervân, Suriye ve el-Cezîre Araplan’ndan topla­dığı bir ordu ile Büyük Zap kenarında Abdullah’ı karşıladı. Savaş 16 Ocak 750 tarihinde başladı ve on gün devam etti. Mervân’ın birlikleri arasında çıkan an­laşmazlık sebebiyle Abdullah savaşı ka­zandı. Bu hezimetten sonra Harran’a çekilen Mervân, orada da kalamayaca­ğını anlayarak Dımaşk’a, oradan da Ürdün’deki Ebûfutrus’a kaçtı. Abdullah b. Ali hiçbir mukavemetle karşılaşma­dan Dımaşk önlerine geldi ve kısa bir muhasaradan sonra şehri zaptetti. [204] Mervân’ı takip eden birlik Yukan Mısır’da Busîr adı verilen yerde ona yetişti ve Ağustos 750’de cereyan eden çarpışmada Mervân Öldürüldü. Bu yıl sonlarına doğru Vâsıfta mukavemet etmekte olan İbn Hubeyre de teslim olunca Emevî hilâfeti tarihe karışmış oldu.

İhtilâlin başanya ulaşmasından ve Abbâsîler’in iktidara gelmesinden sonra Emevîler’e mensup olanlar her tarafta hunharca katledildi. Muâviye ve Ömer b. Abdülazîz’in mezarları hariç, diğer halifelerin mezarlan açılarak kemikle­rinden bile öç alma yoluna gidildi. Eme­vîler’e karşı girişilen cinayetlerin en büyüğü, Abdullah b. Ali’nin bulunduğu Suriye’de meydana geldi. Abdullah, Ebûfutrus’ta Emevî ailesi mensuplarını bir ziyafete davet etti. Yemek sırasında okunan bir mısradan aniden hiddetle­nerek Emevîler’den 80 kişiyi öldürttü.

Abbasî ihtilâlinin karakteri ve ihti­lâlcilerin esas istekleri hakkında çeşitli görüşler ileri sürülmektedir. XIX. yüzyı­lın bazı Batılı tarihçileri, Emevîler’le Abbasîler arasındaki mücadeleyi Araplar’la İranlı unsur arasında ırkçı bir mücadele olarak kabul etmekteydiler. Daha sonra yapılan yeni araştırmalar bu görüşün doğru olmadığını ortaya koymuştur. İhtilâl hareketi her ne ka­dar İranlı unsurun yoğun olduğu Hora­san’da başlamış ve ilk başarısını orada kazanmışsa da İhtilâlin elebaşıları Araplardır. On iki nakîbden sekizi Arap, dördü mevâlî idi. Ayrıca Horasan’ın çeşitli şehirlerinde çok sayıda Arap yerleşmiş ve bunların büyük bir kısmı Abbasî ordusu içinde yer almıştı. Abbasî ihtilâli, yukarıda sebepleri açık­lanırken belirtildiği gibi. Emevî hane­danına karşı cephe almış çeşitli unsur­ların beraberce hareket etmeleri so­nunda başanya ulaşmıştır. İhtilâli ha­rekete geçiren ve başanya ulaştıran güç ırkî bir temele değil, muhtelif menfaat gruplarının ittifakına dayanı­yordu.

Abbasîler hilâfeti ele geçirdiklerinde, genellikle Emevîler’in temsil ettiği “Mülk-devlet” yerine, dine dayalı devlet şeklinde gerçek halifelik fikir ve idealini temsil eden kimseler olarak karşılandılar. Halife cuma namazların­da Hz. Peygamberin hırka-i şerifini (bürde) giyiyordu. Etrafını, himayesi al­tında tuttuğu ve devlet işlerinde tavsi­ye ve görüşlerini aldığı fakihler ve di­ğer din âlimleri çeviriyordu. Abbasî ha­lifeleri, yerlerini aldıkları Emevî halife­leri gibi dünyevî zihniyet ve temayülde oldukları halde, etrafa karşı dindar ve zâhid görünmeyi ihmal etmiyorlardı.

Abbasîler, hilâfet merkezi olarak Su­riye yerine Irak’ı tercih ettiler. Birinci halife Ebü’l-Abbas es-Seffâh, Fırat’ın doğu yakasında bulunan küçük Hâşimiyye şehrini merkez yaparak bir süre orada oturdu. Kısa bir müddet sonra da merkez Enbâr’a nakledildi. İkinci Abbasî halifesi ve birçok bakımdan hanedanın gerçek kurucusu olan Ebû Ca’fer el-Mansûr, Dicle kıyısında, Sâsânî İmparatorluğumun eski başşeh­ri Medâin harabeleri yakınında bulu­nan ve Abbâsîler’in sürekli başşehri olacak yeni bir şehir kurdu. Resmî adı Medînetüsselâm olmasına rağmen bu­rası, aynı yerde bulunan eski bir İran köyünün adıyla Diyarı bağdâd olarak tanınmıştır. Hilâfet merkezinin değişmesinin önemli sonuçları olmuştur. Bu değişiklikle idarenin ağırlık merkezi, bir Akdeniz ülkesi olan Suriye’den, sulanabilen zengin bir vadi ve birçok ti­caret yollarının kavşağı olan Irak’a geçmiş, böylece Bizans yerine İran’ın tesiri yoğunluk kazanmıştır.
Abbasî ihtilâlinin başanya ulaşması ile birlikte Araplar ve özellikle Suriyeli­ler için hâkimiyet devri sona ermiş oluyordu. Böylece Arap ve mevâlî ara­sındaki fark ortadan kalkmış, hatta mevâlî Araplar’a karşı üstünlük bile kazanmıştı. İhtilâlin ağır yükünü omuzlannda taşıyan Horasanlılar dev­letin yüksek makamlarını paylaştılar. Hareketin lideri Ebû Müslim büyük bir nüfuz ve İktidar sahibi oldu. İlk Abbasî halifesi âdeta onun gölgesinde yaşıy­ordu. Halife Mansûr, Ebû Müslim’in bu hâkimiyetine tahammül edemeyerek onu öldürttü. Ancak bununla devlet içindeki İran nüfuzu kırılmış olmuyor­du. Bermekî vezir ailesi, Mansûr dev­rinden itibaren uzun müddet iktidarını devam ettirdi. Bu sefer de Bermekîler devlet içinde halife kadar kudret sahi­bi olmuşlardı. 803 yılında Hârûnürreşîd bir bahane ile Bermekî ailesini berta­raf etti. Hârûnürreşîd’in ölümünden sonra, oğullan Emîn ve Me’mûn ara­sındaki hilâfet mücadelesi, aynı za­manda Arap ve İranlı unsurun iktidar mücadelesi idi. Anne ve baba tarafın­dan Abbasî ailesine mensup olan Emîn’i Araplar, annesi İranlı bir câriye olan Me’mûn’u da İranlılar destekliyor­du. Neticede Me’mûn’un galip gelmesi, Araplar’ı devlet idaresinden tamamen uzaklaştırdı.
Me’mûn, halifeliğinin ilk yıllarında Merv’de bulunduğu sürece İranlı unsu­run tesirinde kalarak kendisi için de zararlı bazı İcraatta bulundu. Ancak hadi­selerin hızla aleyhine gelişmesi Me’mûn’u uyandırmış ve siyasetini değiştirmek zorunda bırakmıştır. İlk önce Merv’den Bağdat’a gelerek idareyi biz­zat yürütmeye başladı. Merv’de bulun­duğu sırada cereyan eden hadiseler Arap ve İranlılar’a karşı güvenini sars­mıştı. Bu durumda güvenebileceği bir kuvvete ve kadroya ihtiyacı vardı. Hora­san’da bulunduğu sırada yakından tanı­ma fırsatını bulduğu Türkler, Abbasî İmparatorluğunda Arap ve İranlılar’in nüfuzuna karşı çıkabilecek yegâne kuv­vetti; siyasî tecrübe ve askerî kabiliyet bakımından da imparatorluk İçinde bir denge unsuru olabilirlerdi. Me’mûn’un, halifeliğinin son yıllarında Türkler’i as­kerî birlikleri arasına almaya başladığı ve bunu bir devlet politikası haline ge­tirdiği görülmektedir. Kaynaklar. Me’mûn’un son yıllarında halife ordusu içinde Türklerin sayısının 8000-10.000 civarında olduğunu ve kumanda heyeti­nin Türkler’den meydana geldiğini be­lirtmektedir.
Halife Me’mûn’un ölümünden sonra kardeşi Mu’tasım Türkler’in desteği sa­yesinde hilâfet makamına geçti. O da ağabeyi gibi çeşitli Türk ülkelerinden birlikler getirmeye devam ederek kısa zamanda ordunun büyük kısmını Türk­ler’den meydana getirdi. 836’da Sâmerrâ şehrini kurarak Türk birlikleriyle beraber hilâfet merkezini oraya naklet­ti. Böylece 892 yılına kadar devam ede­cek olan “Sâmerrâ devri” başlamış olu­yordu. Türk kumandanları yavaş yavaş idarî kadrolara da hâkim olarak devle­tin yönetiminde büyük ölçüde söz sahi­bi oldular. Halife Mütevekkilden itiba­ren istediklerini halife yapıyor, isteme­diklerini bu makamdan uzaklaştinyorlardı. Diğer taraftan halifeler de Türkler’in baskısından kurtulmak için gayret sarfediyor ve fırsat buldukça Türk kumandanlannı öldürüyorlardı.

Türklerle halifeler arasındaki bu müca­dele, 892 yılında merkezin tekrar Bağ­dat’a nakledilmesine kadar devam etti. Fakat hilâfet merkezinin Bağdat’a nak­ledilmesi, halifelik müessesesinin siyasî nüfuzu bakımından büyük bir değişiklik meydana getirmedi. Halife Mu’tazıd devrinde kısmî bir toparlanma olduysa da onun ölümüyle durum tekrar eski haline döndü. Bu sefer de devlet erkânı arasındaki rekabet halifeliği yıpratıyor­du. Halife Râzî, bu duruma son vermek maksadıyla âdeta halifelik yetkileriyle donattığı Muhammed b. Râik el-Hazarîyi emMi’l-ümerâ tayin etti (936). Ancak bu tedbir de beklenilen sonucu vermedi. Bu sırada imparatorluk iyice parçalanmış ve halifenin sözde iktidarı, Irak’ın bir kısmıyla sınırlı kalmıştı.

Abbasî hilâfeti için bütün bunlardan çok daha kötü bir gelişme, 945 yılında Büveyhîler’in Bağdat’ı işgal etmeleri ol­muştur. İranlı ve Şiî bir hanedan olan Büveyhîler. IX. yüzyılın ortalarına doğru Fars, Hûzistan, Kirman ve Cibâl bölgele­rinde hâkimiyet kurmuşlardı. Abbasî Halifesi Müstekff, Büveyhîler’den Mu-izzüddevle Ahmed’e emîr’ül-ümerâlık payesi vermek zorunda kaldı. Böylece Abbasî hilâfeti Şiî bir hanedanın baskısı altına girmiş oluyordu.

Büveyhîler’in Bağdat’a hâkim oldukları bir asırdan fazla zaman içinde halifeler onların kuklaları durumuna düşmüşler, bütün siyasî ve askerî otoritelerini kaybetmiş­lerdi. Buna karşılık Büveyhîler, merkezî hükümetin meşruiyet kaynağı ve dinî lider olarak Abbasî halifelerini başta tuttular. Ancak istediklerini halife yapı­yor, istemediklerini de hiçbir zorlukla karşılaşmadan bertaraf edebiliyorlardı. Artık Bağdat İslâm dünyasının bir mer­kezi olmaktan çıkmışta. XI. yüzyılın orta­larında Büveyhîler güçlerini kaybettiler. Bu dönemde Arslan el-Besâsîrî Bağ­dat’a hâkim olarak hutbeyi Fatımî hali­fesi adına okutmaya başladı.

Abbasî hilâfetinin resmen ortadan kaldırılmaya teşebbüs edildiği bu sıra­larda İran’da yeni bir güç ortaya çık­mıştı. Bu güç, Sünnî inancı benimsemiş olan Selçuklular idi. Arslan el-Besâsîrî’nin hutbeyi Fatımî halifesi adına okutması, Selçuklular’ı harekete geçirdi. Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey, 1055 yılın­da Bağdat’ı Arslan el-Besâsi’rîden kur­tararak halifeye dinî itibarını iade etti. Yanm asır kadar halifeler, Selçuklular’ın siyasî hâkimiyetleri altında varlık­larını devam ettirdiler. Selçuklular yal­nız Bağdat’ı değil, bütün İrak ve Suri­ye’yi de Fatımî tehlikesinden kurtardı­lar. Aynı zamanda, başta Bağdat olmak üzere başlıca büyük şehirlerde medre­seler kurarak fikrî bakımdan da Şiîler’e karşı harekete geçtiler. Ancak Büyük Selçuklu İmparatorluğumun taht kavgaları sebebiyle zayıflamaya başladığı sıralarda, Abbasî halifeleri maddî ikti­darı da ele geçirmek üzere harekete geçtiler. Fakat bilhassa Halife Nâsır’ın halefleri onun başlattığı siyaseti devam ettirecek kudrette olmadıkları için, Ab­basî hilâfeti tekrar eski haline dönmek­te gecikmedi. 1194’te Irak Selçuklu Sul­tanı Tuğrul, Hârizmşah Tekiş’e mağlûp olunca, onun hâkimiyeti altındaki ülke­ler Hârizmşahlar’ın eline geçti. Bu sefer de Abbasî halifeleri ile Hârizmşahlar karşı karşıya geldiler. Bazı rivayetlere göre Halife Nasır, yeni rakiplerini daha tehlikeli bularak bu sırada bütün As­ya’yı kasıp kavurmakta olan Cengiz Han’dan yardım istedi. Gerçekten de Alâeddin Tekiş’ten sonra tahta geçen Hârizmşah Muhammed, Abbasî hilâfeti­ni ortadan kaldırmayı düşünüyordu. Ancak Moğol tehlikesi bu tasavvurun gerçekleşmesine fırsat vermedi.

Emevî hanedanı zamanında İslâm im­paratorluğunun sınırları Türkistan içle­rinden Pirene dağlarına, Kafkaslar’dan Hint Okyanusu’na ve Büyük Sahra içle­rine kadar uzanıyordu. Bu sınırlarıyla tarihinde en büyük imparatorlukların başında yer alıyordu. Ancak o zamanın şartları göz önüne alınacak olursa, bu kadar geniş bir imparatorluğu ayakta tutmanın kolay olmayacağı kendiliğin­den ortaya çıkar. Nitekim Abbâsîler’in iktidara geldiği ilk yıllardan itibaren kopmalar başladı. Abbasî katliamından kurtulabilen Halife Hişâm’ın torunu Abdurrahman b. Muâviye, Mısır ve Kuzey Afrika yoluyla Endülüs’e gitmeye mu­vaffak oldu. Abdurrahman, Endülüs’ün içinde bulunduğu karışık durumdan faydalanarak 756 yılında bağımsız bir hükümdar gibi hareket etmeye başladı. Halife Mansûr. Abdurrahman üzerine kuvvetler sevkettiyse de bir sonuç ala­madı ve Endülüs böylece imparatorluk­tan resmen kopmuş oldu. Endülüs’ün istiklâlini kazanmasından sonra yavaş yavaş bütün Kuzey Afrika’da bağımsız ve yan bağımsız devletler ortaya çık­maya başladı. 758’de, merkez Sicilmâse olmak üzere resmen Abbâsîler’e bağlı olan Haricî Midrârîler. 777’de Batı Ce­zayir’de Rüstemîler, 789’da Fas’ta İdrîsîler ve 800’de İslâm coğrafyacıları­nın İfrîkıyye adını verdiği Tunus’ta istik­lâllerini kazanan Ağlebîler bunlar ara­sında sayılabilir.

IX. yüzyılın ortalarından itibaren Ab­bâsîler’in nüfuzu Mısır’dan batıya geçemiyordu. Hatta 868-905 yılları arasında Türk Tolunoğullan ile 935-969 arasında İhşîdîler Mısır ve Suriye’ye hâkim olarak batıdaki sının iyice daraltmışlardı. Doğu eyaletierindeki du­rum da batıdakinden pek farklı değildi. 819 yılından itibaren Horasan ve Mâverâünnehir’de Sâmânîler, 821 yılında Ho­rasan’da Tâhirîler ismen halifeye bağlı olmakla beraber iç ve dış işlerinde ta­mamen bağımsız hareket ediyorlardı. 867 yılında Sîstan bölgesinde ortaya çıkan Saffârîler, Bağdat halifesi ile uzun ve çetin mücadelelere giriştiler. Suriye ve el-Cezîre’de Hamdânîler 905 tarihinden itibaren bağımsızlıklarını ka­zanmışlardı. IX. yüzyılın ortalanna doğ­ru halifenin maddî nüfuzu Bağdat ve çevresine münhasır kalmıştı.

Abbasîler devrinde siyasî, iktisadî ve dinî sebeplere dayanan isyanlara sık sık rastlanmaktadır. 752’de Suriye’de Eme­vî hanedanının haklanna sahip çıkmak isteyen bir isyan oldu. İsyan çabuk bastırıldı: ancak Emevî taraftarları, Emevîler’in bir gün yeniden dönerek adaleti tesis edeceklerine İnanıyor, pek tehlikeli boyutlara varmamakla birlikte Suriye’de zaman zaman ayak­lanıyorlardı. Diğer taraftan Şiîler, ba­şarıya ulaşmasında büyük ölçüde yar­dımcı oldukları ihtilâlden sonra Abbasî ailesinin hilâfete geçmesini hazmede­miyorlar ve hilâfetin kendi haklan ol­duğunu açıkça ilân ediyorlardı. Nite­kim Hz. Ali’nin oğlu Hasan’ın soyun­dan gelen Muhammed en-Nefsü’z-Zekiyye ve kardeşi İbrahim, halifelik id­diasıyla harekete geçtiler. Uzun müd­det gizli çalışan ve halifenin takibin­den kurtulmak için devamlı yer değiş­tiren bu iki kardeş, nihayet ailelerine yapılan baskıya dayanamayarak orta­ya çıktılar ve Mansûr’a karşı harekete geçtiler. Ancak 762 yılında Muham­med ve ertesi yıl da İbrahim yakalana­rak idam edildi. Şiîler’in isyanları bu­nunla bitmedi. Fırsat buldukça ortaya çıktılar; fakat bir sonuç elde edemedi­ler. Ancak bunlardan daha önemlisi, Halife Mansûr’un 755 yılında Ebû Müslim’i öldürtmesi bahane edilerek İran’da başlatılan bir seri isyandır. Bu isyanların temelinde belirli bir noktaya kadar milliyetçi fikirler bulunuyordu. İsyan hareketinin altında yatan dinî ideoloji ise İran menşeli idi. Ebû Müslim’in ölüm haberi Horasan’a ula­şınca, muhtemelen onun yakın adam­larından Sunbaz adında bir kumandan Rey’i ele geçirerek Hemedan üzerine yürüdü. Rey ile Hemedan arasında ha­life kuvvetleriyle yaptığı savaşı kaybe­den Sunbaz, Taberistan’a kaçtıysa da yakalanarak idam edildi. Yine aynı ta­rihlerde Ebü Müslim’in adamlarından İshak et-Türkî, Mâverâünnehir’de is­yan etti ve iki yıl halife kuvvetlerini uğraştırdı. 757 yılında Üstâzsîs adlı birisi Herat, Bâdgîs ve Sîstan tarafların­da ayaklandı; bir yıl kadar süren mü­cadeleden sonra isyan bastırıldı ve Üs­tâzsîs esir edildi. Horasan’daki isyan­ların en tehlikelisi, Mukanna’ (Peçeli) isyanıdır. Fikirleri bugünkü komünizme benzeyen Mukanna’ın isyanı, ancak 789 yılında bastırılabildi. Halife Mehdî za­manında eski İran dinlerini ihya etmek için daha birçok ayaklanma olmuştur. Bütün bu olaylar üzerine, isyanları bas­tırmakla görevli Dîvânü’z-zenâdıka adı verilen bir müessese de kurulmuştur.

Abbasîler devrinde ortaya çıkan is­yanların en önemlisi, geniş bir alana yayılması, devamlılığı, teşkilâtlanması ve bütünlük arzetmesi bakımından, Bâbek el-Hürremrnin isyanıdır. Siyasî ve askerî sahada dikkate değer kabiliyetlere sahip olan Bâbek’İn taraftarlannın çoğunu köylüler teşkil ediyordu. O, büyük arazilerin taksim edileceğini vaad ediyor ve sözünü de tutuyordu. 816 yılında Azerbaycan’da isyan bayrağını açan Bâbek, uzun müddet İsyanını de­vam ettirmiş, üzerine gönderilen kuv­vetleri mağlûp ederek nüfuz alanını ge­nişletmiş, nihayet 837 yılında Halife Mu’tasım’m Türk asıllı kumandanların­dan Afşin tarafından yakalanarak idam edilmiştir.

Diğer taraftan, Zenc adıyla bilinen si­yahı kölelerin 869-883 yıllan arasındaki isyanı, daha çok iktisadî ve sosyal se­beplerden kaynaklanıyordu. Basra bölgesinde tuzla ve çiftliklerde çalışan bu köleler son derece güç şartlarda hayatlarını devam ettiriyorlardı. Hz. Ali so­yundan geldiği iddia edilen Ali b. Mu­hammed, çeşitli vaadlerle Zencîler’i ha­rekete geçirdi. İsyana birbiri arkasın­dan katılan yeni gruplarla bu hareket süratle gelişti. Zencîler’in askerî hare­kâtı başlangıçta oldukça parlaktı. Güney Irak ve Güneybatı İran’ın önemli bölgelerini hâkimiyetleri altına alıp Bas­ra ve Vâsıt’i zaptettiler. Böylece Bağ­dat’ı da tehdit etmeye başladılar. Niha­yet uzun ve çetin mücadelelerden son­ra isyan güçlükle bastırılabildi.

X. yüzyılın başında imparatorluğun içinde bulunduğu sosyal buhran en yüksek noktasına varmıştı. Zencî isyanının bastırılmasına rağmen etkileri hâlâ devam ediyor ve İsmâilî mezhebine ait fikirler süratle yayılıyordu. 901-906 yıl­ları arasında. Karmatîler adıyla bilinen bir gruba mensup silâhlı İsmâilî çeteleri Suriye, Filistin ve el-Cezîre’yi yağmaladı­lar. Bahreyn bölgesindeki Karmatî ha­reketi çok daha tehlikeli bir şekilde ge­lişiyordu. Merkez Ahsâ’da 20.000 kadar silâhlı kişinin yaşadığı söyleniyordu. Karmatîler süratle kuzeye doğru ilerle­yerek KÛfe’yi yağma ettiler. 929’da Mekke’yi işgal ederek Hacerülesved’i Ahsâ’ya götürdüler ve ancak yirmi yıl sonra tekrar yerine koydular. Ayrıca Su­riye’de büyük kanşıklıklara sebebiyet verdiler. Karmatîler’in Bahreyn’deki hâkimiyetleri XI. yüzyılın sonlanna ka­dar devam etmiştir.

Abbasîler devrinde fetih amaçlı sa­vaşlara pek az rastlanmaktadır. Yeni hanedan zaten çok genişlemiş olan sınırları daha da genişletmek yerine, içerde refahı sağlama yoluna gitmiş ve bunda da oldukça başarılı olmuştur. Bununla birlikte ihtilâli takip eden bir­kaç yıllık bir sükûnet devresinden son­ra Bizans’a karşı gazalar yeniden başla­mış ve Bizans İmparatorluğu ile müca­deleye devam edilmiştir. Halife Mansûr zamanında Anadolu’ya küçük çapta akınlar yapılıyordu. Üçüncü Abbasî Hali­fesi Mehdî, İslâm devletindeki iç karı­şıklıklardan faydalanmak isteyen Bi­zans İmparatorluğuna bir ders vermek maksadıyla 782 yılında İstanbul’a bü­yük bir sefer düzenledi. Oğlu Hârûn ku­mandasındaki İslâm ordusu Üsküdar’a kadar gitti ve Kraliçe İrene’yi yıllık vergi ödemek şartıyla barış yapmaya mecbur ederek geri döndü. Halife Hârûnür-reşîd, Tarsus’tan başlayarak Malatya’ya kadar uzanan sınır hattını yeniden teş­kilâtlandırdı, kaleleri tamir ve tahkim ettirdi. Buralara ülkenin çeşitli bölgele­rinden gelen gönüllüler yerleştirilerek akınlara hız verildi. Hatta bu sınır kale­lerini Avâsım adı verilen yeni bir vilâyet haline getirdi. Halife Me’mûn, hilâfeti­nin son yıllannda Bizans’a karşı 830-833 arasında bizzat kendisinin de katıl­dığı üç sefer düzenledi. Orta Anado­lu’da Tyana (Tuana) zaptedilerek şehre müslüman nüfus iskân edildi. Bu hareketinden, onun Anadolu’yu fethetmek niyetinde olduğu anlaşılmaktadır.

Abbasîler devrinde Bizans’a karşı dü­zenlenen seferlerin en büyüğü Mu’tasım tarafından yapılmıştır. 838 yılında büyük bir ordu ile Anadolu’ya giren Mu’tasım, Ankara üzerinden yürüyüp bugünkü Afyon yakınlannda bulunan ve o zaman Anadolu’nun en büyük şehirle­rinden biri olan Ammûriyye’yi (Amorion) muhasara ederek zaptetti. Halife Mu’tasım’dan sonra Bizans cephesindeki as­kerî harekâtın hızını kaybettiği görül­mektedir. Diğer taraftan IX. yüzyılın ortalanndan itibaren Abbasî hilâfetinin zayıflaması, Suriye ve el-Cezîre’de yeni devletlerin ortaya çıkması üzerine, mücadeleler bu devletlerle Bizans ara­sında cereyan etmeye başlamıştır. Bil­hassa Hamdânîler’den Seyfüddevle’nin gazâlan büyük bir önem taşımaktadır. Bu sırada Türkistan ve Hazar cephesin­de birkaç sınırlı harekât dışında, tam manasıyla bir sükûnet hüküm sürüyor­du. Abbasîler, hilâfet merkezinin çok Hârûnürreşîd devrine ait bir sikke uzakta olması sebebiyle Akdeniz’e daha az ilgi gösteriyorlardı. Fakat Mısır ve Kuzey Afrika’da kurulan devletler, bir­kaç asır boyunca Akdeniz’de hâkimiyet­lerini devam ettirdiler. Meselâ Ağlebîler. 825-878 yılları arasında Sicilya’nın fethini tamamlayarak burada parlak bir fikir hayatının gelişmesine zemin hazırladılar.

Abbasî Halifesi Hârûnürreşîd ile Frank Kralı Büyük Kari (Charlemagne) arasında IX. yüzyılın başlarında kurulan dostane münasebetler her iki tarafın da karşılıklı menfaatlerinden kaynakla­nıyordu. Büyük Kari. Hârûnürreşîd’i ken­di düşmanı Bizans’a karşı muhtemel bir müttefik olarak düşünüyor. Hârû­nürreşîd de onu İspanyada kudretli ve müreffeh bir devlet kurmaya muvaffak olan rakibi Endülüs Emevîleri’ne karşı kullanmak istiyordu. Bu gaye ile başla­yan münasebetler. Batılı tarihçilere göre. karşılıklı gönderilen elçiler ve he­diyelerle geliştirilmiştir. Hatta Hârünürreşîd’in gönderdiği hediyeler arasın­da tuhaf ve dikkati çeken bir saatin bulunduğu da zikredilmektedir. Batı kaynaklarında. 797-806 yıllan arasında kurulduğu belirtilen bu münasebetler hakkında İslâm kaynaklarında hiçbir bilgi bulunmamaktadır.

Diğer taraftan Moğollar Cengiz Han idaresinde Çin’e karşı yaptıkları başarılı akınlardan sonra. 1218 yılından İtiba­ren batıya yönelerek İslâm dünyasını is­tilâ etmeye başladılar. Hârizmşahlar Devteti’nin ortadan kaldırılmasından sonra İran ve Irak’ta Moğollar’ın karşı­sında duracak kuvvet kalmamıştı. Moğollar Semerkant, Buhara. Taşkent. Hârizm, Belh gibi şehirleri yerle bir ederek batıya doğru ilerliyorlardı. Cen­giz Han’dan sonra da Moğol İstilâsı de­vam etti. Onun torunlarından Hülâgû, İran’da son mukavemetleri kırarak 1258 yılının Ocak ayında Bağdat önleri­ne geldi ve şehri kuşattı. Bağdat Moğollar’a karşı dayanacak güçte değildi. Barış teşebbüslerinden de hiçbir olum­lu sonuç alınamayınca son Abbasî Hali­fesi Müsta’sım, devlet erkânı ile birlikte teslim olmak mecburiyetinde kaldı. Hülâgû, teslim olanların hepsini idam ettirdi; beş asırdan beri İslâm dünyasının başşehri durumunda olan Bağdat tahrip edildi. Bütün İslâm şehirlerinde olduğu gibi Bağdat’ta da dünya tarihin­de eşine pek az rastlanır cinayetler iş­lendi ; bütün medenî müesseseler yerle bir edildi. Camiler ahır haline getirildi; kütüphaneler tahrip edildi, kitaplar ya­kıldı ve Dicle nehrine atıldı. Moğollar’ın Bağdat’ı İşgalleri İslâm tarihinde büyük bir felâket olarak kabul edilmektedir. Bu felâket siyasî sahadan ziyade mede­niyet sahasında olmuş ve bu tarihten İtibaren İslâm medeniyeti duraklamaya ve gerilemeye başlamıştır.

750-1258 yılları arasında hüküm sü­ren Abbasîler. İslâm tarihinde Osmanlılar’dan sonra en uzun ömürlü hanedan­dır. İslâm medeniyeti en parlak devrini bu hanedan zamanında yaşamıştır. Ab­basîler uzun müddet siyasî sahada hâkimiyeti ellerinde tutmuşlar ve bir iki fasıla hariç, son günlerine kadar İslâm dünyasının manevî liderliğini de sürdür­müşlerdir. Abbasî hilâfetinin İslâm tari­hinde olduğu kadar dünya tarihinde de büyük bir yeri vardır.

  ABBASÎ HALİFELERİ  
1- Ebü’l-Abbas es-Seffâh 132 (750)
2- Ebû Ca’fer el-Mansûr 136 (754)
3- Muhammed el-Mehdî 158 (775)
4- Mûsâ el-Hâdî 169 (785)
5- Hârûnürreşîd 170 (786)
6- el-Emîn 193 (809)
7- el-Me’mûn 198 (813)
8- el-Mu’tasım-Billâh 218 (833)
9- el-Vâsik-Billâh 227 (842)
10- el-Mütevekkil-Alellah 232 (847)
11- el-Muntasır-Billâh 247 (861)
12- el-Müstaîn-Billâh 248 (862)
13- el-Mu’tez-Billâh 252 (866)
14- el-Mühtedî-Billâh 255 (869)
15- el-Mu’temid-Alellah 256 (870)
16- el-Mu’tazıd-Billâh 279 (892)
17- el-Müktefî-Billâh 289 (902)
18- el-Muktedir-Billâh 295 (908)
19- el-Kâhir-Billâh 320 (932)
20- er-Râzî-Billâh 322 (934)
21- el-Müttaki-Lillâh 329 (940)
22- et-Müstekfî-Bil!âh 333 (944)
23- el-Mutr-Lillâh 334 (946)
24- et-Tâi’-Lillâh 363 (974)
25- el-Kâdir-Billâh 381 (991)
26- el-Kâim-Biemrillâh 422 (1031)
27- el-Muktedî-Biemrillâh 467 (1075)
28- el-Müstazhir-Billâh 487 (1094)
29- el-Müsterşid-Billâh 512 (1118)
30- er-Râşid-Billâh 529 (1135)
31- el-Muktefî-Liemrillâh 530 (1136)
32- el-Müstencid-Billâh 555 (1160)
33- el-Müstazî-Biemrillâh 566 (1170)
34- en-Nâsır-Lidînillâh 575 (1180)
35- ez-Zâhir-Biemriliâh 622 (1225)
36- el-Müstansır-Billâh 623 (1226)
37- el-Müsta’sım-Billâh 640 – 656 (1242- 1258)

 

Moğol felâketi 1260 yılında Aynicâlûf-ta Memlüklü kumandanı Baybars tara­fından durduruldu. Baybars aynı yıl Memlüklü Sultanı Kutuz’u öldürerek kendisi tahta geçti. Sultan Baybars. Abbâsîler’den Halife Zâhir’in oğlu olup Moğollar’ın Bağdat’ı tahribi sırasında canını kurtararak Dımaşk’a gitmiş bu­lunan Ahmed’i Kahire’ye getirerek par­lak bir merasimle halifeliğini ilân ve ona biat etti. [205] Böylece beş asırdan beri İslâm âleminin manevî liderliğini yapmış olan Abbasî hilâfeti üç yıllık bir aradan son­ra yeniden kurulmuş oldu. Halife olduk­tan sonra “el-Müstansır” lakabını alan Ahmed, Sultan Baybars ile birlikte Bağ­dat’ı kurtarmak için aynı yıl Dımaşk’a gitti: fakat Baybars’ın aniden geri dön­mesi üzerine tek başına kalan Müstan-sır Moğol valisi ile yaptığı savaşta öldürüldü. Bu olaydan bir müddet sonra yi­ne Abbasî ailesinden Ahmed adlı başka birisini “el-Hâkim” lakabıyla halife ilân eden Baybars, bu hareketiyle siyasî ik­tidarı için manevî bir destek kazanmış

oluyordu. Mısır’daki Abbasî halifeleri Hâkim’in soyundan gelmişlerdir. Yetki­leri olmayan bu halifelerin isimleri sik­ke ve hutbelerde Memlüklü sultanları­nın isimleriyle birlikte zikrediliyordu. Halifeler sadece dinî maksatlarla vakfe­dilmiş mal ve mülkleri idare ediyor, ye­ni bir hükümdar tahta geçtiği zaman belli merasimleri icra ediyorlardı.

Kahire’deki Abbasî halifeleri bazı müslüman hükümdarlara hükümdarlık menşuru gönderiyorlar, pek az da olsa fırsat buldukları takdirde siyasî hadise­lere de karışıyorlardı. Nitekim 1412 yı­lında Sultan Nâsır’ın ölümü üzerine Ha­life Âdil, kendisini sultan ilân etti, an­cak sultanlığı üç gün sürdü. Sultan Müeyyed Şah tarafından makamından indirilerek öldürüldü. Bu arada bazı ha­lifeler, sultanlara cephe almaları sebe­biyle hal ediliyorlardı. Nihayet 1517 yı­lında Osmanlı Hükümdan Yavuz Sultan Selim Mısır’ı zaptedince, son halife Mütevekkil’i beraberinde İstanbul’a ge­tirdi ; böylece Mısır’daki Abbasî hilâfeti de sona ermiş oldu. [206]

  MISIR ABBASİ HALİFELERİ    
1- el-Müstansır-Billâh Ebü’l-Kâsım Ahmed 659 (1261)
2- el-Hâkim-Biemrillâh Ebü’l-Abbas Ahmed I 660 (1261)
3- el-Müstekfî-Billâh Ebü’r-Rebf Süleyman 1 701 (1302)
4- el-Vâsik-Billâh EbÛ İshak İbrahim 740 (1340)
5- el-Hâkim-Biemrillâh Ebü’l-Abbas Ahmed 11 741 (1341)
6- el-Mu’tazıd-Billâh Ebü’1-Feth Ebû Bekir 753 (1352)
7- el-Mütevekkil-Alellah Ebû Abdullah (1. hilâfeti) 763 (1362)
8- el-Mu’tasım-Billâh Ebû Yahya Zekeriyyâ (1.hilâfeti) 779 (1377)
9- el-Mütevekkil-Alellah Ebû Abdullah (2. hilâfeti) 779 (1377)
10- el-Vâsik-Billâh Ebû Hafs Ömer 785 (1383)
11- el-Mu’tasım-Billâh Ebû Yahya Zekeriyyâ (2. hilâfeti) 788 (1386)
12- el-Mütevekkil-Alellah Ebû Abdullah (3. hilâfeti) 791 (1389)
13- el-Müstaîn-Billâh Ebü’l-Fazl el-Abbâs 808 (1406)
14- el-Mu’tazıd-Billâh Ebü’1-Feth Dâvûd 816 (1414)
15- el-Müstekfî-Billâh Ebü’r-Rebî’ Süleyman 11 845 (1441)
16- el-Kâim-Biemrillâh Ebü’1-Bekâ Hamza 855 (1451)
17- el-Müstencid-Bi!lâh Ebü’l-Mehâsin Yûsuf 859 (1455)
18- el-Mütevekkil-Alellah Ebü’l-İz Abdülazîz 884 (1479)
19- el-Müstemsik-Billâh Ebü’s-Sabr Ya’küb (1. hilâfeti) 903 (1497)
20- el-Mütevekkil-Alellah Muhammed (1. hilâfeti) 914 (1S08)
21- el-MÜstemsik-Billâh Ebü’s-Sabr Ya’kûb (2. hilâfeti) 922 (1516)
22- el-Mütevekkil-Alellah Muhammed (2. hilâfeti) 923 (1517)

 

II- Medeniyet Tarihi

 

A- İdari Ve Siyasî Teşkilât.

 

Emeviler devrindeki gelişmelerin ar­dından Abbasîler devrinde halife mut­lak bir hükümdar, halifelik de verasete dayalı bir hükümdarlık şeklinde devam etti. Veliahtlık müessesesi de pratikte halifeliği Abbasî ailesinin elinde tutabil­mek gayesiyle muhafaza edildi. Halife­nin kudret ve kuvvetinin kaynağı ilâhî bir temele dayanıyordu. Abbasî halifele­ri artık “Halîfetü Resûlillâh” yerine “Halîfetullah” ve “Zıllullah fi’l-arz” unvanla­rını taşımaya başlamışlardı. Hulefâyi Râşidîn ve Emevî halifelerine adlarıyla hitap edilir ve huzurlarına rahatlıkla gi­rilirken. Abbasî halifeleri bir saray hiye­rarşisinin teşrifata ve debdebesiyle halktan ayrılmışlardı. Halife nazarî ola­rak şeriatın bütün hükümlerine uymak mecburiyetinde olmakla birlikte uygu­lamada hiç de böyle değildi. Hilâfet düzenli askerî kuvvetlere dayanıyor ve iktidarını ücretli bürokrasi ile yürütü­yordu.

Abbâsîler’le birlikte devlet teşkilâtın­da bazı yeni müesseseler ortaya çık­mıştır. Bunların başında Sâsânîler’den alınan bir müessese olarak vezâret gel­mektedir. Vezir, halifenin vekili ve idarî teşkilâtın başı idi. Halifeden sonra ge­len en önemli icra organı olması dolayı­sıyla geniş yetkilere sahipti. Zaman za­man “Mezâlim mahkemeleri”ne baş­kanlık eder, savaşlara karar verir, hazi­neden gerekli gördüğü harcamaları ya­par, valileri tayin ve azledebilirdi. Abbâsîler’de iki çeşit vezirlik vardı: Vezâret-i tefviz, vezâret-i tenfîz. Birinci gruptaki vezirler tam ve sınırsız yetkile­re sahipti; halifenin naibi sıfatıyla da hilâfet mührünü taşırdı. Hârûnürreşîd ve oğullarının vezirliğini yapmış olan Bermekîler, vezâret-i tefvîze güzel bir örnek teşkil eder. İkinci gruptaki vezir­ler ise sadece yürütme (icra) ile ilgili yetkilere sahip olup halifenin verdiği emirleri yerine getirmekle mükellef idi­ler. Bu bakımdan yetkileri sınırlıydı. Bu gruptaki vezirler genellikle mahir kâtip­ler, basiretli ve parlak zekâlı kişiler ara­sından seçilirdi. Halifeler önemli işlerde ve tayinlerde onlara da danışırdı. Vezir­ler tavsiye ettikleri kişilerin hataların­dan sorumlu tutulurlardı; onların yanlış hareketleri vezirlerin cezalandırılmaları­na ve hatta azillerine sebep olurdu. Merkezî idare, vezirlerin başkanlığında birçok divan, yani vezirliklerden meyda­na geliyordu. Devletin çeşitli malî işlerine bakan Dîvânü’l-harâc, Dîvânü beyti’l-mâl, para basma işlerini yürüten Dîvânü dâri’d-darb. askerî İşlere bakan Dîvânü’l-ceyş (Dîvânü’l-cünd), resmî yazış­maları yürüten Dîvânü’r-resâil, Dîvânü’t-tevki, Dîvânü’l-hâtem, posta ve gizli istihbarat hizmetlerini yürüten Dîvânü’l-berid, idarî haksızlıklann ve adlî hataların görüşüldüğü Dîvânü’l-mezâlim bu divanların en önemlileridir.

Başşehir ve diğer büyük şehirlerde asayiş şutta teşkilâtı tarafından sağla­nırdı. Başlangıçta adlî teşkilâta bağlı olarak çalışan şurta teşkilâtı, sanıkları yakalayıp sorguya çekme ve suçu sabit olanlar hakkında verilen cezayı infaz et­mekle görevli bir daireydi. Zamanla suçluları takip edip cezalandıran müs­takil bir daire olarak faaliyette bulunan bu kuruluşun başında, genellikle nüfuz­lu ailelerden seçilen ve sâhlbü’ş-şurta denilen bir âmir vardı. Her şehirde em­niyet ve huzuru sağlamakla görevli bir askerî birlik bulunur ve bu birlik sâhibü’ş-şurtaya vekâlet eden bir kuman­danın emrinde çalışırdı. Sâhibü’ş-şurta-lar valiler tarafından tayin ve azledilirdi.

Merkez teşkilatındaki diğer bir önemli memuriyet de hâcibliktir. Hâciblik halifeyi suikastlara karşı korumak ve halkın önemli işlerle uğraşan halifeyi meşgul etmelerini önlemek için kurul­muştu. Bundan dolayı halifelere, halkın kendileriyle görüşmesi için belli vakitler ayrılmış ve salonlar tahsis edilmiştir.

Abbasîler zamanında ortaya çıkan di­ğer bir müessese de. 936 yılında Halife Râzî tarafından kurulan emîrü’l-ümerâlıktır. Bu müessese halifelerin siyasî otoritelerinin zayıflaması üzerine, dev­let erkânı arasında ortaya çıkan iktidar mücadelesine son vermek maksadıyla kurulmuştur Emîrü’l-ümerâ geniş yet­kilere sahip olup adı hutbe ve sikkeler­de halifenin isminden sonra geçmek­teydi. 936-945 yıllan arasında İbn Râik. Beckem ve Tüzün adlı üç Türk bu ma­kamda bulunmuştur. Büveyhîler Bağ­dat’ı işgal ettikleri zaman onlar da emîrü’l-ümerâ unvanını aldılar.

Abbâsîler’de idare merkeziyetçi bir karaktere sahipti. Eyaletler vali ve emîr tarafından İdare edilirdi. Malî işlerden sorumlu olan sâhibü’l-harâc ve âmiller de yönetimde valilere yardımcı olurlar­dı. Nazarî olarak valilerin başlıca görev­leri şunlardı: Orduları hazırlamak, stra­tejik yerlerde iskân edip her türlü ihti­yaçlarını sağlamak ve savaşa hazır bulundurmak, hukuki meselelerle, zekât ve vergi toplanmasıyla, ayrıca cihad ve ganimetlerin taksimiyle ilgilenmek, bid’at ve hurafelerle mücadele etmek, cezaların infazını sağlamak, cuma na­mazlarında imamlık yapmak, hac işleri­ni düzenlemek.

Hilâfet merkezinden uzak eyaletlere hanedana mensup kişiler veya son de­rece güvenilir kumandanlar tayin edilir­di. Ancak bu göreve tayin edilen ku­mandanlar zamanla Bağdat veya Sâmerrâ’da oturmayı tercih ederek yerlerine nâibler göndermeye başladılar. Merkezî otoritenin zayıflaması üzerine bu valiler veya vekilleri bağımsızlıklarını ilân ettiler. İfrikıyye’de Ağlebîler, Mı­sır’da Tolunoğullan ve İhşîdîler, Azer­baycan’da Sâcoğulları, Horasan’da Tâhirîler, Maverâünnehir’de Sâmânîler bu şekilde kurulmuşlardır. Abbasîler za­manında nazari olarak iki çeşit valilik vardı: Imâret-i âmme (istikfâ. umumi va­lilik) ve imâret-i hâssa (hususî valilik). Bölge valiliği Abbasî Devletinin en önemli makamlarından biriydi. Bununla birlikte valilerin otoritesi, şahsî kabili­yet ve başansı, halifenin güçlü veya za­yıf oluşu ve nihayet kendisinin başşe­hirden uzaklığıyla yakından ilgili bulun­duğundan, valinin “Umumi” veya “Husu­si” olarak aynlması tamamen nazari­yatta kalmıştır. Valiler, vezirlerin tavsi­yeleriyle tayin edildiği için, kendilerini halifeye arz ve takdim eden vezirler İş başından uzaklaştırılınca genellikle vali­ler de görevden alınırlardı. Abbâsîler’in ilk devirlerindeki başlıca eyaletler şunlardı: İfrîkıyye, Mısır, Suriye ve Filistin, Hicaz ve Yemâme, Basra, Sevâd (Irak). el-Cezîre, Azerbaycan, Irâk- Acem (Cibâl), Hûzistan, Fars, Kirman, Mukran, Sicistan (Sîstan), Kûhistan, Kumis, Taberistan, Cürcân. Horasan, Hârizm, Fergana. Şâş (Taşkent), Suğd (Buhara, Semerkant). [207]

 

B- Askeri Teşkilât.

 

İdarî, malî ve kazaî işleri Dîvânü’1-ceyş tarafından yürütülen Abbasî ordusunun esasını, murtazıka (ücretli) denilen ni­zamî ve daimî statüdeki muvazzaf as­kerler teşkil etmekteydi. Bunlar yaptık­ları askerî hizmet karşılığında devlet bütçesinden maaş alırlar ve her türlü ihtiyaçları devlet tarafından karşılanır­dı. Bunların yanında, cihad davetine uyarak kendi istekleriyle orduya katı­lan, zekât ve ganimetten pay alan ikinci bir grup daha vardı ki bunlara mutatavvıa (gönüllü) denilirdi, kendilerine hazineden herhangi bir ücret veya ma­aş ödenmezdi. Bu gönüllü kıtalar ara­sında bedeviler olduğu gibi köy, kasaba ve şehir halkı da vardı.

Abbasî ordusu şu beş gruptan olu­şuyordu:

1- Başşehirde bulunan ve doğ­rudan halifeye bağlı olarak görev yapan muhafız birliği (haresü’l-halîfe).

2- Bü­yük devlet adamlarının emrinde görev yapan birlikler.

3- Vilâyetlerde bulunan kuvvetler.

4- Avâsım ve suğur adı veri­len sınır garnizonlarındaki birlikler.

5- Yardımcı kuvvetler.

Abbasî ordusunda görev alan muha­rip sınıflar da şunlardı: Müşât veya reccâle (kılıç-kalkan ve mızrakla donatılmış piyade birlikleri), fürsân (miğferli ve zırhlı olup mızrak ve savaş baltaları taşıyan süvari birlikleri), rumât (okçular), nef-fâtün (neft ateşi atmakla görevli birlik­ler), mühendisler (kuşatma silâhlarının yapımı ve onarımıyla ilgili teknik eleman­lar), istihkâm (marangoz ve duvarcı gibi çeşitli zanaat erbabından oluşan birlikler).

Ordu savaş sırasında beşli tertibi (el-hamîs) esas alırdı. Kalbü’1-ceyş (merkez­de başkumandanın emrinde görev yapan birlikler), meymene (sağ kanat), meysere (sol kanat), talîa (mukaddeme de de­nilen zırhlı ve miğferli süvarilerden oluşan öncü birliği), saka (artçılar). Savaşlarda kullanılan başlıca silâh, araç ve gereçler de kılıç, ok, yay, hançer, mızrak, topuz, balta, kalkan, zırh, miğfer, dikenli tel, merdiven, mancınık, arrâde ve deb-bâbeden ibaretti.

Ordudaki rütbelere gelince, özellikle Türk birliklerinin hilâfet ordusunun saf­larına katılmasından sonra bazı değişiklikler olmuş ve Türkler’deki onlu sistem esas alınmıştır. Buna göre arif 10 askere, halife 50 askere, nakib 100 askere, kâid 1000 askere, emîr 10.000 askere kumanda ediyordu. Başlangıçta sırasıyla Araplar, İranlılar, Türkler. Zen­ciler ve Berberîler’den teşekkül eden ordunun etnik yapısında zamanla büyük değişiklikler oldu. Araplar idarî kadro­larla birlikte ordudaki etkinliklerini de kaybedince. Halife Me’mûn devrinden itibaren ordudaki üstünlük yavaş yavaş Türklerin eline geçmeye başladı ve bu durum Büveyhfler’in Bağdat’ı işgalleri­ne kadar devam etti.

Abbasîler kara kuvvetlerine olduğu kadar deniz kuvvetlerine ve denizciliğe de büyük önem vermişlerdir. Muhtelif şehirlerde kurdukları tersanelerde Bi­zans gemilerinden daha büyük gemiler inşa etmişlerdir. Her gemide bir subay bulunur ve askerlerin eğitimiyle yakın­dan ilgilenirdi. Devlet deniz savaşları için lüzumlu her türlü araç, gereç ve mühimmatı temin ederdi. Donanma ku­mandanlarına emîrü’l-mâ’ (veya emîrü’l-bahr) denilirdi. Bu kelime Batı dille­rine admiral-amiral şeklinde geçmiştir. [208]

 

C- Adil Teşkilât

 

Adliye teşkilâtı mahkeme, mezâlim mahkemeleri ve hisbe teşkilâtından müteşekkildi. Abbasî halifeleri kazaî yetkilerini fakihler arasından seçilen kadılar vasıtasıyla icra ederlerdi. Baş­langıçta eyaletlerdeki kadılar vali tarafından tayin ediliyordu. Ancak daha sonra halifeler merkezde veya eyalet­lerde kendi adlanna görev yapacak ka­dıları bizzat tayin etmeye başladılar. Hârûnürreşîd devrinden itibaren ise kâdılkudâtlık (başkadılık) müessesesi ihdas edildi ve bu göreve ilk olarak İmam Ebû Yûsuf getirildi. Bu tarihten sonra kadılar başşehirde oturan kâdılkudât tarafından tayin edilmeye baş­landı. İlk dönemlerde her vilâyette bir kadı bulunurdu. İrak kadısı Hanefi mez­hebine, Suriye ve Kuzey Afrika kadısı Mâlikî mezhebine, Mısır’daki kadı da Şafiî mezhebine göre hüküm verirdi. Daha sonra her vilâyete dört mezhebi temsilen kadılar tayin edildi. Zaman za­man halifelerin kadıları kendi istekleri doğrultusunda hüküm vermeye zorla­maları sebebiyle bazı fakihler kadılık görevini kabul etmemişlerdir. Nitekim İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe, Halife Man-sûr’un kadılık teklifini reddetmişti. Ka­dının başlıca vazifeleri davalara bak­mak, yetimleri, mecnunları ve henüz er­ginlik çağına ulaşmamış çocukları ko­ruyup gözetmek, bunlara veli ve vasi tayin etmek, vakıflarla ilgilenmek ve şer’î kanunları ihlâl edenleri cezalandırmaktan ibaretti. İlk dönemde davalara mescidde bakılırken Halife Mu’tazıd bu uygulamayı yasaklamıştır. Kadılar du­ruşma sırasında siyah cübbe giyer, uzun bir başlık üzerine siyah sarık sa­rarlardı.

Mezâlim mahkemeleri. Mevki ve nü­fuz sahibi kişilerin zulüm ve haksızlıkla­rına mâni olmak gayesiyle kurulmuş bir müessesedir. Kadıların bakmaktan âciz kaldıktan bu davalara sâhibü’l-mezâlim veya kâdı’l-mezâlim denilen görevliler bakar, halife veya vali adına hüküm ve­rirlerdi. Bunlann çok geniş yetkileri var­dı. Zaman zaman halife ve valiler de mezâlim mahkemelerine başkanlık ederlerdi. Bu mahkemelerdeki duruş­malarda muhafızlar, kadılar, fakihler, kâtipler ve şahitlerden müteşekkil beş grup görevlinin mutlaka hazır bulun­ması gerekirdi.

Hisbe. Muhtesibin başkanlığında faa­liyet gösteren hisbe teşkilâtının esas görevi iyiliği yaymak ve kötülükten vaz­geçirmek (emir bi’1-ma’rûf nehiy ani’l-münker) idi. Bu temel prensibe bağlı olarak toplumda sosyal huzuru sağlamaya yönelik pek çok işle meşgul olan muhtesip genel ahlâk, asayiş ve bazan da süratle sonuçlandırılması ge­reken davalarla ilgilenir ve zaman za­man kuvvet kullanarak meseleleri hal­lederdi. Bunun dışında çarşı ve pazarla­rı, ölçü ve tartı âletlerini, gıda maddele­rini kontrol eder, borçluların borçlarını vaktinde ödemelerini sağlar, komşular arasındaki ihtilâfları çözmeye çalışırdı. İbadetlerin ve dinî vecibelerin yerine getirilmesine nezaret eder, bu görevle­rini ihmal edenleri cezalandırırdı. Sokak ve caddelerin temiz tutulmasını temin etmek, çeşitli işlerde İnsanlara ve hatta hayvanlara kötü muamelede bulunanla­rı cezalandırmak gibi daha birçok iş muhtesiplerin görevleri arasındaydı. [209]

 

D- İlim ve Kültür Hayatı.

 

Mescid ve camilerin İslâm eğitim ve öğretim tarihinde önemli bir yeri var­dır. Camiler hem ibadethane, hem birer eğitim ve öğretim müessesesi olarak kullanılmışlardır. Zengin kitap koleksi­yonlarına sahip olan camiler bu önemli fonksiyonlarını Abbâsîler’in ilk devirle­rinde de devam ettirmişlerdir. Camile­rin dışında yüksek öğretim alanında ilk meşhur müessese. Halife Me’mûn (813-833) tarafından Bağdat’ta kurulan Beytülhikme’dir. Cündişâpûr Akademisi örnek alınarak kurulan bu müessese, bir tercüme merkezi olarak faaliyette bulunmasının yanı sıra bir akademi ve halka açık kütüphane olarak da hizmet veriyordu. Hizânetülhlkme ve hizâne-tülkütüb denilen kütüphaneler de birer eğitim müessesesi olarak kabul edilebi­lir. Fakat gerçek mânada ilk yüksek öğretim müessesesi, hiç şüphesiz, meş­hur Selçuklu veziri Nizâmülmülk’ün Bağdat’ta kurduğu (1065-1067) Niza­miye Medresesi’dir. Bu medrese İslâm tarihinde ilk çekirdek üniversiteyi oluş­turmuştur. Nizamiye medreselerinde öğrencilerin yeme içme ve barınma ihti­yaçtan ücretsiz karşılanırdı. Bağdat Ni­zamiye Medresesi Avrupa’da kurulan ilk üniversitelere de örnek olmuştur. Nizâmülmülk’ün gayretleriyle kurulan bu ilk medreseyi diğerleri takip etmiş ve VI. (XII.) yüzyılda Bağdat’taki medre­se sayısı otuza varmıştır. Daha sonra Halife Müstansır da (1226-1242) Müstansıriyye adıyla meşhur bir medrese kurdu. Burada dört mezhep için ayn bölümler tahsis edilmişti. Her bölümde bir müderris ve yetmiş beş öğrenci var­dı. Aynca bir de hekimi bulunan med­reseye hizmet veren bir kütüphane, ha­mam ve aşevi bulunuyordu. Adı geçen medreselerle birlikte ülkenin diğer şe­hirlerinde kurulan medreseler de eği­tim ve öğretim faaliyetlerini 1258’deki Moğol istilâsına kadar verimli bir şekil­de sürdürmüşlerdir.

Abbasîler devrinin ilk zamanlan. İs­lâm kültür ve medeniyetine damgasını vuran çok önemli bir çağdır. İslâm dün­yasında çeşitli müesseseler ve ilimler bu devirde şekillenmiş, zamanla gelişerek modern Avrupa medeniyetinin doğ­masında da etkili olmuştur. İslâm dünyasında filolojik, dinî, sosyal ve tabii ilimler sahasındaki ilk çalışmaların bir kısmı Emevîler devrinde başlamış ol­makla birlikte, bu çalışmaların sistemli bir şekilde ele alınarak müstakil birer ilim dalı haline gelmesi Abbasîler dev­rinde olmuştur. [210]

 

1- Dil ve Edebiyat.

 

Abbasîler devri, Arap dili ve edebiyatı alanlarındaki çalışmalar bakımından çok verimli geçmiştir. Önceleri Kur’ân-ı Kerîm ve hadisin inceliklerini anlamak gayesiyle başlayan filolojik ve edebî araştırmalar, zamanla müstakil birer ilim dalı halini almış, çeşitli dilciler Arap kabileleri arasında dolaşarak Arap edebiyatına esas teşkil edecek malze­meyi toplayıp tesbit etmeye başlamış­lardı. Bu çalışmaları ve sonuçlarını şiir, şiir nevileri, kompozisyon ve hikâye türü, sözlük çalışmaları, dil (nahiv), edipler, antoloji yazarları ve tabakat ki­tapları ile ilgili çalışmalar şeklinde ele almak mümkündür.

Gerek Kur’an ve hadislerdeki bazı ke­limeleri anlamak, gerekse bunların gra­mer ve sentakslarını kavramak için önemli bir kaynak olan şiir, konu ve şe­kil bakımından Câhiliye ve Emevî devri şiirinden farklı olmamak ve hatta büyük ölçüde ona dayanmakla birlikte, özellikle edebî sanatlar bakımından büyük bir gelişme göstermiştir. Bu devrin önde gelen şairlerinden bazıları şunlardır: Beşşâr b. Bürd. Ebû Nüvâs, Ebü’l-Atâhiyye. İbnü’l-Mu’tez, Ebû Temmâm, Dîkülcin, Buhtürî, İbnü’r-Rûmî, Ebü’t-Tayyib el-Mütenebbî, Ebû Rrâs el-Hemedânî, İbn Hânî, Ebü’l-Alâ el-Ma-arrî, İbnü’l-Fâriz. Bahâ Züheyr ve İbn Zeydûn. Diğer taraftan şiirle ilgili çalış­maların bir uzantısı olarak, eski şairle­rin divan ve şiirleri bir araya toplanarak antolojiler meydana getirilmiştir. Asma’nin el-Asmcfiyyât, Mufaddal ed-Dabbi’nin el-Mufaddaliyyât, İbn Sel-lâm el-Cumahrnin Tabakatü fühû-li’ş-şuara, İbn Ebü’l-Hattâb el-Kure-şinin Cemheretü eşcâri’I-Arab, İbn Kuteybe’nin eş-Şicr ve’ş-şılarâ, İbn Abdü Rabbih’in el-‘lkdü’l-ferîd. Ebü’l-Ferec el-İsfahânrnin el-Eğânî, İbn Reşîk el-KayrevânFnin el-Umde fîşmâ-‘ati’ş-şi’r ve nakdih, Ebû Temmâm’ın Kitâbü’l-Hamâse ve Seâübrnin Yetîmetü’d-dehr’i bu eserlerden bazılarıdır.

İslâmî ilimlerin temelini oluşturan Kur’an ve hadisle ilgili çalışmalara bağlı olarak, sözlük çalışmaları da bu devirde başlamıştır, önceleri, muhtelif konulara ve çeşitli eşyaya dair, rastgele toplanıp açıklanan kelimeler, ilk defa Halfı b. Ahmed el-Ferâhidî tarafından Kitâbü’l-Ayn adlı eserde belli bir sistem içinde bir araya getirildi. Halîl b. Ahmed’in başlattığı bu hareket kendisinden son­ra değişik sistemlerle geliştirildi ve çok değerli sözlükler ortaya konuldu. Ab­basî devrinin Halîl b. Ahmed’den sonra belli başlı sözlük yazarları ve eserleri şunlardır: İbn Düreyd, Cemheretü’I-luğa; Ebû Ali el-Kâlî, el-Bâri’ fi’1-luğa-, Ebû Mansûr el-Ezherî, Tehzîbü’1-luğa-, İbn Fâris. el-Mücmel ve Mu’cemü mekâyîsi’1-luğa; Cevheri, eş-Şıhâh, İbn Sîde, el-Muhkem ve el-Muhaşşaş; Ebû Mansûr el-Cevâlîkî, eI-Muearreb; Zemahşerî, Esâsü’l-belağa.

Daha önce Ebü’l-Esved ed-Düelî tara­fından esastan tesbit edilen nahiv ilmi, Abbâsîler’in ilk zamanlarında Basra ve Küfe ekolleri şeklinde teşekkül etti ve bu ekollere bağlı olarak birçok dil (na­hiv) âlimi yetişti. Bu ekolün başlıca temsilcileri, Kitâbü’l-Ayn müellifi Halîl b. Ahmed. el-Kitâb müellifi Sîbeveyh, Ma’âni’l-Kur’ân müellifi Ahfeş el-Evsat, el-Muktedab müellifi Ebül-Abbas el-Müberred, Kitâbü Ahbâri’n-nahviy-yîn el-Basriyym müellifi Ebû Saîd es-Sîrâfî ve Zeccâc’dır. Daha sonra te­şekkül eden Küfe ekolünün ise belli başlı temsilcileri Kisâî, Maâni’1-Kut’ân müellifi Ferrâ ve Sa’leb’dir. Bağdat’ın başşehir yapılmasından sonra eklektik bir ekol meydana geldi ve bu ekolü de el-îzâh fî cileli’n-nahv müellifi Ebü’l-Kasım ez-Zeccâc, Ebû Ali el-Fârisî, el-Haşâ’iş müellifi İbn Cinnî ve el-Mufaşşal müellifi Zemahşerî temsil ettiler. Diğer taraftan Endülüs ekolü de er-Redd cale’n-nahviyyîn müellifi İbn Mada’, meşhur el-Eltiyye müellifi İbn Mâlik ve Ebû Hayyân el-Endelüsî tarafından temsil edilmiştir.

Daha önce oluşan esaslar çerçevesin­de gelişmekle birlikte, Abbasîler devrin­de çeşitli dillerden yapılan tercümelerle edebî nesrin alanı daha da genişledi. Bu tercümeler eski Arap gelenekleriyle karışarak yeni bir türün meydana gel­mesine sebep oldu. Aydınlara, sade bir dille gerekli bilgileri öğretmek maksadı güden bu yeni nesir türünün (edeb) ku­rucusu. el-Beyân ve’t-tebyîn ile Kitabü’l-Hayevân müellifi Câhiz’dir. Bu türde Câhiz’i ‘Uyûnü’l-ahbâr adlı eseri ile İbn Kuteybe, el-Kâmil ile Müberred, el-Ikdü’lferîd ile İbn Abdü Rabbih, el-Emâlî ile Ebû Ali el-Kâlî ve Zehrü’I-âdâb adlı eseri ile Ebû İshak el-Husrî takip ettiler. Abdülhamîd el-Kâtib’in başlattığı resmî yazışmalar ile gayri resmî yazışma ve hikâye türü edebiyat da Abbasî devri boyunca İbnü’l-Mukaf-fâ, Câhiz, İbnü’l-Amîd. Ebû Bekr el-Hârizmî, Bedîüzzaman el-Hemedânî ve Harırî gibi üstatlarla devam etmiştir.

Bu devirde şair ve ediplerin hayatını anlatan tabakat (biyografi) kitapları da yazılmıştır. Daha önce anılanlara ilâve olarak bu konuda şu eserleri de hatır­latmak gerekir: İbnü’l-Mu’tezz’in Taba-kâtü’ş-şucarâ’sı, Ebü’t-Tayyib el-Luganin Merâtibü’n-nahviyyîn’l Zübey-dînin Tabakâtü’n-nahviyyîn ve’Uuğa-viyyîn’l İbnü’l-Enbârî’nin Nüzhetü’l-elibbâ fî tabakâti’l-üdebâ’sı, Yâkut el-Hamevi’nin Muccemü’l-üdebâ’sı. Cemâleddin el-Kıfirnin İnbâhü’r-ruvâfı. [211]

 

2- İslâmî İlimler.

 

Tefsir ve Kıraat. Tefsir faaliyeti her ne kadar sahabe devrinde başlamış ve İbn Abbas gibi ileri gelen bazı sahâbîlerin tefsir “Sahîfe”leri olduğu ileri sürüi-müşse de bunlar o dönemde rivayet halinde ve dağınık bir durumda bulu­nuyordu. Kur’an tefsirinin sistemli bir şekilde ele alınışı, hicrî ikinci yüzyılın başlarına rastlar. Tefsir ilmi bu yüzyılın ikinci yansından İtibaren de ilk meyve­lerini vermeye başlamıştır. Mukâtil b. Süleyman’ın Tefsîrü’l-Kur’ân, Yahya b. Sellâm’ın Tefsîfi ve Abdürrezzâk b. Hemmâm’ın Tefsirü’l-Kur’ârn bize ulaşan ilk tefsirlerdir. Âyetlerin genel yorumu yanında Kur’an’ın metniyle ilgili çeşitli filolojik çalışmalar da aynı za­manda başlamıştır. Yahya b. Ziyâd el-Ferrâ’nın Macâni’l-Kur’ân’ı ve Ebû Ubeyde’nin Mecâzü’l-Kur’ân’ı bu ko­nuda kaleme alınan ilk eserlerdir.

Taberinin, kendisinden önceki tefsir çalışmalarının hemen hemen hepsini içine alan Cami’u’1-beyân fî tefsîri’l-Kur’ân adlı büyük tefsiri, hiç şüp­hesiz, bu dönemdeki tefsir faaliyetinin en büyük mahsulüdür. Abbasîler zamanında ortaya çıkan dinî ve fikrî akımla­rın etkisiyle diğer İslâmî ilimlere paralel olarak tefsir ilmi de gelişme göstermiş, tefsirde rivayet ve dirayet metotları te­şekkül etmiştir. Bu metotlara göre ka­leme alınan genel tefsirler yanında Ki­sâî, Ebû übeyd Kasım b. Sellâm, İbn Kuteybe, Zeccâc, Ebû Ca’fer en-Nahhâs ve Bâkıllânî gibi tanınmış bir çok âlim tarafından da Kur’an metnini çeşitli yönleriyle ele alan garîbü’I-Kur’ân, müşkilü’l-Kur’ân, müteşâbihü’t-Kur’ân, mecâzü’l-Kur’ân, i’câzü’l-Kur’ân, en-nâsih ve’1-mensûh gibi başlıklar taşıyan bir çok eser telif edilmiştir. Abbasîler dev­rinin sonlarına doğru tefsir ilminin ulaştığı seviyeyi göstermesi bakımın­dan Zemahşerfnin el-Keşşâf ve Fah-reddin er-Râzi’nin Mefâtîhu’I-ğayb adlı iki önemli tefsirini zikretmek gerekir. Tahâvî, Cessâs ve Ebû Bekir İbnü’1-Arabinin Ahkâmü’l-Kur’ân adlı fıkhî tef­sirleriyle Sehl et-Tüsteri’nin Tefsir, Sülemi’nin Hakâ’iku’t-tefsîr ve Kuşeyrînin Letâ’ifü’l-işârât adlı tasavvufî tefsirleri de yine bu dönemde kaleme alınmıştır.

Diğer taraftan, kıraat-i seb’a ve aşere imamlarının birkaçı müstesna, hepsi Abbasîler zamanında yaşamış ve kıraatle ilgili çalışmalar bu devirde doruk noktasına varmıştır. Ebû Ubeyd Kasım b. Sellâm’ın Kitâbü’l-Kur’an, Ebû Bekir b. Mücâhid’in “Yedi kıraat”i tasnif ettiği önemli eseri Kitâbüs-Sebla, İbn Mihrân’ın el-Göye fi’l-kırâ’âti’l-‘aşr, Mekkî b. Ebû Talibin el-Keşf’an vücûhi’1-kırâ’âti’s-setf ve Ebû Amr ed-Dânrnin et-Teysîr”i bu dönemde telif edilmiş belli başlı eserlerdir. [212]

 

Hadis Alıntı Abbasiler

 

Hicrî ikinci yüzyıla girerken Ha­life Ömer b. Abdülazîz tarafından res­men başlatılan hadislerin tedvîn’i ha­reketi ZührFden sonra gelişerek devam etmiş, Abbâsîler’in ilk yıllarından itiba­ren belli başlı İslâm ülkelerinde tasnif faaliyetleri hız kazanmıştır. Bu faaliyet­lerin günümüze ulaşan en eski önem­li ürünü. Medineli Mâlik b. Enes’in el-Muvatta adlı eseridir. Bundan bir müddet önce Ma’mer b. Râşid tarafın­dan Mekke’de meydana getirilen ve tasnif devrinin ilk mahsulü sayılan el-Câmic, Ma’mer’in talebesi Abdürrez-zâk es-San’ânfnin el-Muşannef adlı eserinin içinde günümüze kadar gel­miştir. Ebû Dâvûd et-Tayâlisfnin ei-Müsned’l Ebû Bekir b. Ebü Şeybe’nin el-Muşannefl ihtiva ettiği 40.000’e yakın hadis ile Ahmed b. Hanbel’in el-Müsned’i ve Dârimrnin el-Müsned ve­ya daha yaygın söylenişi ile es-Sünen’i, hicrî III. yüzyılın ilk yarısında meydana getirilen en önemli eserlerdir. Bu yüzyı­lın daha çok ikinci yarısında yazılan ve “Kütüb-i Sitte” diye şöhret bulan Buhârî ve Müslim’in el-Câirücuş-şahîh’leri ile İbn Mâce, Ebû Dâvûd, Tirmizî ve Nesârnin es-Sünen’leri bu sahadaki eserlerin en önemlileri olarak kabul görmüştür. Bu orijinal eserlerden sonra IV. (X.) asırda meydana getirilen hadis kitaplarının belli başlıları, Ebû Ca’fer et-Tahâvi’nin Ma’âni’l-âşâr’ı. İbn Hibbân’ın Şahîh’l Taberânfnin üç Mu’cem’i, Dârekutni’nin es-Sünen’i-dir. Bu asırda meydana getirilen de­ğişik çalışmalardan biri de, Ebû Dâvûd’un es-Sünen”ın şerhetmek maksa­dıyla Ebû Süleyman el-Hattâbrnin kale­me aldığı Me’âlimü’s-Sünen’dir. Bu eser ilk yazılan hadis şerhi olarak bilin­mektedir. V. (XI.) yüzyılın kayda değer iki önemli eseri. Hâkim en-Nİsabûrînin el-Müstedrek’ı ile Beyhakî’nin es-Sünenü’l-kübtâ’sıdır. Sahabenin hal ter­cümesine dair ilk önemli eserlerden biri olan İbn Abdülberr’in el-İstîcâb’ı da bu devirde meydana getirilmiştir. VI. (XII.) yüzyılda başlayan derleme çalışmaları­nın zikre değer bir mahsulü olarak da Hüseyin b. Mes’ud el-Begavî’nin Şerha’s Sünne ve Meşâbîhu’s-Sünne adlı eserlerini zikretmek mümkündür. [213]

 

Fıkıh Alıntı Abbasiler

 

Abbasîler zamanında özellikle ilk iki yüzyıl, fıkhın tedvin edildiği ve mezheplerin teşekkül ettiği bir dönem­dir. Dört Halife ve Emevîler döneminde daha çok çevre ve üstat ayrılığı ile fıkıh hükümlerinin ortaya konulmasında kul­lanılan malzeme farklılığına dayanan (Hicâziyyûn-lrâkıyyûn). yerlerini Emevîler’in son döneminden itibaren, hadis ve re’yin İslâm hukukunun kaynakları arasında yer alıp almayacağı veya ne ölçüde alacağı ayrımına dayanan hadis ve re’y ekollerine (ehlü’l-hadîs-ehlü’r-re’y) bıraktı. Emevîler’in İslâm dinini ve hukukunu ihmal ettiklerini, kendilerinin İse İslâmî hükümleri hayata hâkim kıla­cağını iddia ederek iş basma gelen Ab­basîler, biraz da bu vaadlerini yerine getirme düşüncesiyle. İslâmî ilimleri ve fıkhı desteklemek mecburiyetini hisset­tiler. Gerek bu anlayış, gerekse genişle­yen İslâm ülkesinde yeni birçok mesele­nin ortaya çıkması ve bunların fıkhî hükümlerinin tesbiti ihtiyacı, buna bağlı olarak Hicaz ve Irak başta olmak üzere İslâm ülkesinin birçok bölgesinde fıkhın büyük bir gelişme göstermesi, bu ilim dalının bir bütün olarak ortaya çıkması­na ve tedvin edilmesine, müctehid hu­kukçuların farklı yorumlarına dayanan muhtelif mezheplerin teşekkülüne yol açtı. Bunun neticesinde Irak’ta hadise yer.vermekle birlikte re’yi de etkin bir şekilde kullanan Ebû Hanîfe ile Ebû Yûsuf ve Muhammed başta olmak üzere talebelerinin ortaya koyduğu Hanefî mezhebi. Hicaz’da hadise ve Medîne’nin hukuk tatbikatına (amel-i ehl-i Medîne) özel bir ağırlık veren İmam Mâlik’in kurmuş olduğu Mâlikî mezhe­bi, bu İki mezhep arasında telifçi bir yol takip eden İmam Şâfirnin kurucusu olduğu Şafiî mezhebi, daha çok bir ha-disçi olarak bilinen ve hadis ekolünün (ehlü’l-hadîs) kuvvetli bir taraftan olan Ahmed b. Hanbel’in kurduğu Hanbelî mezhebi teşekkül etmiş oldu. Günümü­ze kadar gelen bu mezheplerin yanı sı­ra, bugün taraftan bulunmayan Dâvûd b. Ali’nin Zâhiriyye mezhebi ile Evzâî, Süfyân es-Sevrî ve Taberi’nin mezhep­leri ile Sünnî olmayan diğer mezhepler de bu dönemde kuruluşlarını tamamla­dılar.

Özellikle mezheplerin ilk teşekkül dönemlerinde farklı ictihadların hukuki hayatta doğurduğu istikrarsızlık ve kargaşayı giderme düşüncesiyle, İbnü’l-Mukaffa’ın teklifiyle İslâm hukukunun kanunlaştırılması düşünülmüş, önce Halife Mansûr. sonra da Hârûnürreşîd İmam Mâlik’in el-Muvvattcfıru bu maksatla kullanmak istemişlerse de onun, yeni uygulamanın İslâm hukuku­nun gelişmesini önleyeceği endişesiyle bunu kabul etmemesi üzerine, bu hu­sus gerçekleşmedi. Aynı dönemde İslâm hukukunun gelişmesine paralel olarak hukuk müesseseleri de gelişti. Kadılar idarecilerden daha bağımsız bir hale geldiler. Hârûnürreşîd zamanında ilk defa başkadılık (kâdılkudâtlık) kurul­du ve adalet işlerinin düzenlenmesinde, kadı tayinlerinde etkili oldu. [214]

 

Kelâm Alıntı Abbasiler

 

Abbasîler dönemi, diğer İslâmî ilimler gibi kelâmın da sistemleştiği, bazı itikadî mezheplerin kurulup geliş­tiği, bazılarının da sönüp gittiği bir dönemdir. Emevîler devrinde ortaya çıkan Mu’tezile Halife Me’mûn, Mu’tasım ve Vâsik dönemlerinde en parlak devrini yaşamış ve Abbasî coğrafyasın­da taraftarlannı çoğaltmıştır. Ebü’l-Hüzeyl el-Allâf, Ebû Bekir el-Asam, Mu­ammer b. Abbâd, Nazzâm, Câhiz, Ebû Ali el-Cübbâî, Ebü Hâşim el-Cübbâî, Bişr b. Mu’temir . İbn Ebû Düâd, Sümâme b. Eşres Mu’tezile’nin bu devirdeki meş­hur âlimleridir. Bağdat Mutezilesi, hali­feler nezdinde itibar kazanmaya çalışa­rak kendi görüşlerini devletin resmî mezhebi haline getirmişlerdir. Bilhassa halku’l-Kur’ân meselesinde Sümâme b. Eşres ve İbn Ebû Düâd. Halife Me’mûn ve ayrıca Mu’tasım’ın huzurunda Ahmed b. Hanbel ile yaptıkları münaza­ralar sonunda mihne devrinin ortaya çıkmasına yol açmışlardır. Bu olay sebebiyle müslüman halkm nefretini üzerine çeken Mu’tezile’nin, Mütevekkil’in halife olmasıyla nüfuzu daha da azalmış, Abbâsîler’in son devirlerinde ise gücü ve tesiri tamamen kaybolmuş­tur.

Abbasî idaresinin ikinci asnnda Sünnî akîdeyi savunan İbn Küllâb el-Basrî, Haris el-Muhasibi, Buharı, Ebû Ali el-Kerâbisî, Dârimî gibi âlimlerin Ehl-i sünnet kelâm ilminin doğmasına zemin hazırlamasından sonra, Ebü’l-Hasan el-Eş’arî tarafından kurulan Ehl-i sünnet kelâmı giderek gelişmiş ve Bâkıllânî. İbn Fûrek, Abdülkâhir el-Bağdâdî, Cüveynî, Gazzâlî, Râzî gibi âlimlerin eserle­riyle kökleşmiştir. Eş’arî ekolüne para­lel olarak Mâverâünnehir’de Ebû Mansûr el-Mâtürîdî tarafından kurulan ikin­ci Sünnî kelâm mektebinin ortaya çıkışı ve yayılışı da Abbasîler zamanına rast­lar. Şîa, Havâric ve Mürcie mezhepleri­nin birçok fırkalara ayrılması da Abbasîler zamanında vuku bulmuştur. Bu devirde söz konusu mezhep mensupla­rının zaman zaman halifelerin aleyhin­de bulunmaları, bazan İç savaşlara ve siyasî karışıklıklara da yol açmıştır. [215]

 

Tasavvuf Alıntı Abbasiler

 

Tasavvuf hareketinin ortaya çıkışı ve gelişmesi de Abbasîler dönemi­ne rastlar. Tasavvufun doğuşunu hazır­layan İbrahim b. Edhem ve Şaklk-ı Belhî gibi Horasanlı zâhid sûfîlerle, zühd konusundaki eserleri günümüze kadar gelen Abdullah b. Mübarek, Ahmed b. Hanbel gibi zâhid âlimler ve Allah sev­gisini zühd hayatının hâkim unsuru ola­rak kabul eden Basra zühd ekolünün temsilcisi Râbiatü’l-Adeviyye. bu döne­min başında yaşamışlardır. Remle’de ilk zaviyeyi kuran Ebû Hâşim gibi bazı zâhidler, yine bu dönemde sûfî adıyla anılmaya başlamıştır. Tasavvufun ger­çek kurucuları sayılan Ma’rûf-i Kerhî, Cüneyd-i Bağdadî, Ebü’l-Hüseyin en-Nûrî, Ebû Saîd el-Harrâz, Çiblî gibi İrak­lı; Bâyezîd-i Bistâmî, Hatim el-Asam, Haris el-Muhâsibî, Ahmed b. Hadra-veyh, Yahya b. Muaz er-Râzî, Sehl et-Tüsterî, Hakîm et-Tirmizî, Hüseyin b. Mansûr el-Hallâc, İbn Hafif gibi Hora­sanlı; EbÜ Süleyman ed-Dârânî, Ahmed b. Âsim el-Antâkî, Ahmed b. Ebü’l-Havârî gibi Suriyeli ve Zünnûn el-Mısrî gi­bi Mısırlı sofilerin hepsi Abbasî hâkimiyetinin  ikinci  asrına tesadüf eden hicrî üçüncü yüzyılda yaşamışlardır.

Bu ilk mutasavvıflardan bazıları belli bir tasavvufî temayül ve meşrebi temsil ettiğinden, onlara tâbi olanlar da ayn birer tasavvuf! ekol ve grup olarak ken­di adlarına nisbetle anılmışlardır. Buna göre, rızâyı esas alan Haris el-Muhâsibiye tâbi olanlara Muhâsibiyye, sekr halini esas alan Bâyezîd-i Bistâmiye bağlı bulunanlara Tayfûriyye, sahv hali­ni benimseyen Cüneyd-i Bağdadînin yolundan gidenlere Cüneydlyye, İsarı esas kabul eden Ebü’l-Hüseyin en-Nuriye tâbi olanlara Nûriyye, mücahedeye dayalı bir anlayış geliştiren Sehl et-Tüsterîye uyanlara Sehliyye, velayet fikrine ağırlık vererek tasavvufî konula­rı felsefi açıdan da yorumlayan Hakîm et-Tirmiziye tâbi olanlara Hakîmiyye, cem’ ve tefrika halleriyle uğraşan Ebü’l-Abbas es-Seyyârfnin yolundan gidenle­re Seyyâriyye, fena ve beka konularıyla uğraşan Ebû Saîd el-Harrâz’a bağla­nanlara Harrâziyye, gaybet ve huzur konularına ağırlık veren İbn Hafîfe tâbi olanlara da Hafifiyye denildi. Kılık kıya­fet, âdâb ve erkâna önem veren Bağ­dat safîlerine mukabil Nİsabur’da Hamdûn el-Kassâr tarafından kurulan, kılık kıyafet ve şekle önem vermeyen Melâmetîlik anlayışının ortaya çıkışı da bu döneme rastlar.

Tasavvuf hareketinin gelişmesi sıra­sında, özellikle Yunan felsefesine dair kaynakların Arapça’ya çevrilmesinden sonra, dış kaynaklı bazı düşünce ve görüşlerin bir kısım mutasavvıflar üze­rinde etkili olduğu, bu yüzden hulul, ittihad ve ibâhiyye fikrini benimse­yen birtakım tasavvufî zümrelerin orta­ya çıktığı görülmektedir. Mutasavvıflar arasında az da olsa bu tür düşüncelere sahip kimselerin bulunması, bazı fıkıh ve kelâm âlimlerini tasavvufa karşı ta­vır almaya sevketmiştir. Bâyezîd-i Bis­tâmî ve Zünnûn el-Mısrrnin memleket­lerini terke mecbur edilmesi, Gulâm Halil Ahmed’in kışkırtmasıyla 885 yılın­da Bağdat’ta Nûrî ve Semnûn gibi bazı sûfüerin takibata uğraması, sûfîlerle zahir ulemâsı arasındaki ihtilâfın büyümesine sebep olmuştur. Vezir Hâmid’in Mâlikî Kadısı Ebû Ömer el-Hammâdi’den aldığı fetva ile Hallâc-ı Mansûr’u öldürtmesi (922) ve daha son­ra da aynı gerekçe ile Sühreverdî el-Maktûl’ün idam edilmesi (1191), bu ihti­lâfın daha da büyümesine tesir etmiş­tir. Bu tür tasavvufî zümrelere karşı takınılan tavra mukabil, şer’î ölçülere bağlı tasavvuf zümreleri İslâm ülkeleri­nin her tarafında geniş bir serbestlik içinde faaliyette bulunmuş, hatta bazan Bağdat’taki halifeler tarafından himaye edilmiştir. Nasır-Lidînillâh’ın dağınık gruplar halinde bulunan fütüvvet ehlini bir araya toplayıp teşkilâtlandırması, esnaf teşekkülleri üzerindeki tesirleri bakımından önemlidir.

Tasavvufun temel kaynakları sayılan eserler de Abbasîler döneminde kaleme alınmıştır. Bunların başlıcaları şöyle sı­ralanabilir: Haris el-Muhâsibî, er-Rjcdye li’hukukillâh; Kelâbâzî, et-Ta’arruf, Serrâc, el-Lüma, Ebû Tâlib el-Mekkî, Kütü’l-kulûb; Niflerî , Kitâbü’1-Mevâkıfı Ebû Saîd Ebü’l-Hayr , Esrârü’t-tevhîd-, Kuşeyrî , er-Risâle-, Hücvîrî, Keşfül-mahcûb; Gazzâlî, İhya; Sührever­dî. Avârifü’l-macârif. Bu dönemde ya­zılan sûfî tabakatına dair başlıca eser­ler de şunlardır: Sülemî, Tabakâtü’ş-şûfiyye; Ebû Nuaym , Hilyetü’I-evliye; Herevî, Tabakâtü’ş-şûîiyye, Attâr, Tezkiretü’I-evIiyâ. Yine aynı dönemde kaleme alınan Sehl et-Tüsteri’nin Tetsîmi-Kurani’l-‘azîm, Sülemi’nin Hakâ’iku’t-tefsîr, Kuşeyrînin Letâ’ifü’l-işârât Rûzbihân-ı Bakirnin Ardisül-beyân adlı eserleri en önemli tasavvufî tefsirlerdir.

Bugünkü anlamıyla tarikat müesse­sesinin Abbâsîler’in son döneminde or­taya çıktığı ve Abbâsîler’den sonraki dönemde tekke ve zâviyeleriyle İslâm memleketlerinin her tarafına yayıldığı görülmektedir. Bu tarikatlardan başlı çalan ve kurucuları şunlardır: Ebû İshak el-Kâzerûnfye nisbet edilen Kâzerûniyye, Abdülkâdir-i Geylâni’nin kurdu­ğu Kâdiriyye, Ahmed er-Rifâînin kurdu­ğu Rifâiyye, Ahmed Yesevi’ye nisbet edilen Yeseviyye, Ebû Medyen el-Mağribiye nisbet edilen Medyeniyye, Necmeddîn-i Kübrâ’ya nisbet edilen Kübre-viyye, Ebû Hafs es-SühreverdTnin kur­duğu Sühreverdiyye, Muînüddin Hasan Çişirnin kurduğu Çiştiyye.

Bâyezîd-i Bistâmî ile tasavvuf dili ha­line gelmeye başlayan Farsça, Senâî ve Attâr gibi şairler vasıtasıyla Abbâsîler’in son döneminde tasavvuf edebiyatındaki yerini almıştır. Yine bu dönemde Ah­med Yesevî ve dervişleri sayesinde Türk­çe de tasavvuf dili olma yoluna girmiştir.

Tarikatlan, temel eserleri, tekke, zaviye, ribat, hankah, türbe ve diğer müessese­leriyle tasavvuf, Abbasîler döneminde en parlak ve en verimli çağını yaşamıştır. [216]

 

3- Diğer İlimler.

 

Fetihler sebebiyle çok geniş bir saha­ya yayılan müslümanlar Helenistik, İran ve kısmen de Hint kültürüyle temasları sonucu, bunlara karşı büyük bir ilgi duymuşlar ve antik dünyanın İlmî ve felsefî eserlerini Arapça’ya çevirme ihti­yacını hissetmişlerdir. Ancak bu alanda­ki çalışmalar Halife Me’mûn devrinde beytülhikmeler kuruluncaya kadar fazla verimli olmamış, şahsî bazı teşebbüs­ler seviyesinde kalmaktan öteye geç­memiştir. Müslümanlardan tercüme fa­aliyetine katılan ilk şahıs, Emevî ailesin­den Hâlid b. Yezîd b. Muâviye’dir. Emevîler devrinde sadece tıp. kimya, astro­nomi sahasına inhisar eden bu faaliyet­ler Halife Mansûr döneminde genişleyerek cebir, geometri, mantık ve meta­fizik alanını da içine almıştır. Pehlevice’den (eski Farsça) Arapça’ya tercüme yapanlar arasında en önemli yeri, hiç şüphesiz Abdullah b. Mukaffa’ alır. Bu dilden Arapça’ya çevirerek yeni bir şekil verdiği Kelile ve Dimne Arap nesrinin en güzel örneklerinden biri olmuştur. İbnü’l-Mukaffa1 ayrıca Mani, İbn Deysân ve Markios’un kitaplarıyla Hudâynâ-me, Âyînnâme, Kitâb-ı Mezdek, Kitâbut-Tâc, el’Edebü’I-kebîr vb. çok sayı­da kitabı da Arapça’ya çevirmiştir. Hati­fe Mansûr ve Bermekîler devrinden iti­baren Cündişâpûr Akademisi’ndeki Süryânîler, Hintliler, Harranlılar ve Nabatâler de tercüme faaliyetlerine katıl­dılar. Tabip Circis b. Cibril ve Bağdat Patriği Sergios Yunanca birçok eseri Arapça’ya tercüme ettiler. Batlamyus’un el-Macestis ve Öklid’in Usûlü’î-hendese’si de bu dönemde Arap­ça’ya çevrildi. Kehkehü’l-Hindî, Sanchelü’l-Hindî ve Salih b. Behletü’l-Hindî gibi şahısların Hindistan’dan getirdikle­ri eserler, İranlı bilginlerin yardımıyla Arapça’ya kazandırılmış olup bunlar arasında Sind-Hind adıyla meşhur as­tronomi ve hesap kitabı da vardır. Bu sayede Hint rakamları İslâm dünyasına girmiştir. Tercüme faaliyetlerinin de­vam ettiği Hârûnürreşîd devrinde özel­likle tıp alanında başarılı çalışmalar ya­pılmıştır. Yuhanna b. Mâseveyh, Haccâc b. Yûsuf b. Matar, Yahya b. Bıtrîk, Sehl b. Hârûn bu devrin önemli mütercimlerindendir. Fakat bu alandaki en önemli gelişmeler, Ortaçağ’ın en büyük ilimler akademisi hüviyetine sahip Beytülhik-me’yi kuran Halife Me’mûn devrinde ol­muştur. Bu dönemde antik Yunan, Hint, İran ve Nabatî kültürlerine ait ilmî ve felsefî eserler tercüme yoluyla İslâm dünyasına kazandırılmıştır. Mütercimler ise tercüme ettikleri eserlerin ağırlığın­ca altınla ödüllendirilmiştir. Bu çalışma­lar sonunda ünlü tabip Hipokrat ve Galen’in, filozof Eflatun ve Aristo’nun ve daha birçok bilginin eserleri tercüme edilmiş, bu sayede büyük müslüman bilginler yetişmiştir. Meselâ Me’mûn devrinde Şâkiroğullan adıyla meşhur Muhammed, Ahmed ve Hasan adlı üç bilgin, dünyanın enlem ve boylam dere­celerini ölçmüşler ve her derece arasın­da kaç dakika olduğunu doğru olarak tesbit etmişlerdir. Yine Me’mün devrin­de çok değerli kozmoğrafik haritalar hazırlanmıştır. Mu’tasım ve Mütevekkil zamanında da devam eden bu çalışma­lar sonunda cebir, geometri, astronomi, fizik, mekanik, tıp. kimya, zooloji, bota­nik, mûsiki ve diğer sahalarda değerli birçok eser Arapça’ya çevrilmiştir. Hu-neyn b. İshak, Ya’küb b. İshak el-Kindî, Sabit b. Kurre el-Harrânî, Ömer b. Ferruhan et-Taberi bu tercüme faaliyetle­rinin başlıca üstatları olarak kabul edil­mektedir.

Yaklaşık 750-850 yıllan arasında bir asır devam eden tercüme faaliyetleri sonunda, müsbet ilimler sahasında İslâm dünyasında büyük âlimler yetişti. Bu bilginlerin yetişmesinde kütüphane­ler de önemli rol oynamıştır. Cami kütüphaneleri yanında, muhtelif ilim dal­larına ait eserleri ihtiva eden kütüpha­neler de mevcuttu. İlk kütüphane Bağ­dat’ta kurulmuş, bunu Basra ve diğer şehirlerde kurulan kütüphaneler takip etmiştir. Bunlar arasında, Beytülhikme’nin çok zengin kütüphanesi dışında, şair ve âlim İbn Hamdûn’un Musul’da kurduğu Dârülilim Kütüphanesi, Bas­ra’da İbn Savvâr ve Harîrî tarafından yaptırılan iki kütüphane, İbn Savvâr’ın Râmhürmüz’de tesis ettiği kütüphane, 1059 yılında 100 bin cilt kitap ihtiva ettiği söylenen Kerh Kütüphanesi ve Halife Müstansır’ın yaptırdığı Müstansıriyye Medresesi Kütüphanesi sayılabilir. Moğol istilâsından önce ilim adamlarına ve halka hizmet veren 36 kütüphane vardı. Halifelerin desteğiyle kurulan sa­ray kütüphaneleri (hizânetülhikme) zen­gin kitap koleksiyonlarına sahip olmuş­tu. III. (IX.) yüzyılda Bağdat’ta 100 ki­tapçı dükkânı bulunduğu kaynaklarda zikredilmektedir.

Müslümanlar sadece antik dünyanın eserlerini tercüme etmekle kalmamış, ayrıca hem dinî hem de pozitif ilimler sahasında değerli eserler yazmışlardır. Bu eserler Suriye, İspanya ve Sicilya yo­luyla Avrupa’ya geçerek Ortaçağ Avru­pa dünyasını etkilemiştir.[217]

Mantık ve Felsefe

 

Emevîler dönemin­de başlayan düşünce hareketleri daha çok, “Büyük günah İşleyenin dinî ve hu­kuki durumu”, “Kader ve irade hürriye­ti”, “”Allah’ın sıfatlan” ve “İman mesele­si” gibi problemler üzerinde gelişip yo­ğunlaşmış, Hârûnürreşîd döneminde kelâm, İslâmî ilimler arasında bağımsız bir ilim olarak teşekkül etmişti. İkinci Abbasî Halifesi Mansûr’un kâtibi olan Abdullah b. Mukaffa’, Aristo’nun Orga-non adlı mantık külliyatının ilk üç kita­bı ile Porpyrius’un İsgöcisini (Eisagoge) tercüme etmek suretiyle de man­tık, bir metodoloji olarak İslâm kültür dünyasına girmiş oldu. Daha sonraki tarihlerde Organon’un tamamı muhte­lif mütercimler tarafından birçok defa tercüme ve şerh edilmiş, aynca başta Kindî, Fârâbî ve İbn Sînâ olmak üzere müslüman mantıkçılar bu alanda müstakil eserler yazmışlardır. Mantık. X. yüzyılda bazı Mu’tezile kelâmdan vasıtasıyla kelâm ve nahivde kullanıl­maya başlanmışsa da XII. yüzyılda Gaz-zâirye gelinceye kadar bu disiplin, İslâm ilim ve kültür dünyasında genel bir kabul görmemiştir.

Felsefeye gelince. İslâm dünyasında­ki felsöfe ekollerinin tamamı Abbasîler döneminde ortaya çıkmıştır. Çünkü ha­lifeler İran, Hint ve özellikle Helenistik ilim ve düşünce ürünlerinin Arapça’ya kazandırılması için gereken zemini ha­zırlamış ve bu alandaki çalışmaları maddî ve manevî açıdan desteklemiş­lerdir. Nitekim Mansûr zamanında münferit ve mevziî olarak başlayan tercüme faaliyeti giderek gelişmiş ve nihayet Me’mûn 830 yılında Beytülhikme’yi kurarak bu çalışmaları esaslı bir kuruma kavuşturmuştu. Burada kırk kişilik mütercim kadrosu, seksene ya­kın âlim ve filozofun birçok eserini Arapça’ya çevirmişlerdir. [218] Bu verimli çalışmalar kısa za­manda feyizli ürünlerini vermeye başla­mış ve Kindî, ilk İslâm filozofu olarak bu kadro içinden çıkmıştır. 0, aynı zamanda Meşşâî felsefesinin İlk temsilcisi olup felsefenin bütün disiplinleriyle ilgi­lenmiş ve çeşitli alanlarda iki yüz yet­miş eser kaleme almıştır. Büyük bir fi­lozof ve mantıkçı olan Fârâbî ise Meşşâîliği her alanda temellendirmiş. Aris­to’dan beri çözümlenmeyen klasik mantığın karmaşık problemlerini açıklı­ğa kavuşturmuştur. İslâm dünyasında tabiat felsefesinin kurucusu olan ünlü hekim ve filozof Ebû Bekir er-Râzî ise tıp. kimya, felsefe ve daha başka alan­larda yazdığı 230 eseriyle. X. yüzyılın her bakımdan dikkate değer hekim-filozof tipini temsil etmektedir. Yine bu yüzyılda ortaya çıkan ve o döneme ka­dar gelmiş olan ilim ve felsefe birikimi­ni kendi eklektik metotlarıyla yeni baş­tan sistemleştiren İhvânü’s-safâ hare­keti de Abbasîler devri düşünce ve kültür hayatnda önemli bir yer tutar. XI. yüzyılın bir başka Meşşâî filozofu, felsefî ahlâk alanındaki eserleriyle üne kavuşan İbn Miskeveyh’tir. Bu yüzyılın en büyük filozof ve hekimi İbn Sînâ ise gerek felsefî sistemi, gerekse tıp ala­nındaki çalışmalarıyla kendini kabul et­tirmiş bir dehadır. Fıkıh, kelâm ve ta­savvuf alanlarındaki çalışmalarının yanı sıra, Meşşâî fîlozoflanyla hesaplaşmak üzere kaleme aldığı Tehâfütü’l-felâsile adlı eseriyle İslâm fikir hayatında önemli yankılar bırakan Gazzâlî de bu devrin en ünlü simalan arasında bulunmaktadır. Ayrıca. Meşşâîliğe reaksiyon olan İşrâkîlik ve onun kurucusu Sühre-verdî el-Maktûl’ü de Abbâsîler’İn son dönemlerinde yetişen filozoflardan say­mak gerekir. [219]

 

Tıp

 

Abbasî halifeleri tbbın gelişme­sine önem verdiler; tıp fakülteleri ve hastahaneler açarak tabipleri teşvik ve himaye ettiler. Ayrıca hac mevsimlerin­de çok sayıda doktorun katıldığı tıp kongreleri düzenleyerek tıbbın ilerlemesine yardımcı oldular. Doktorlar bu kongrelerde araştırmalarının sonuçları­nı açıklar ve ilâç yapımında kullandıkla­rı bitkiler hakkında bilgi verirlerdi. Do­ğuda Bağdat, batıda Kurtuba iki önemli tıp merkeziydi. Halifeler hastahane kurma konusunda Süryânî doktorlar­dan çok faydalanmışlardır. Halife Mansür Bağdat’ta körler için bir hastahane, ihtiyarlar için bir darülaceze yaptırmış­tı. Hârûnürreşîd ise pratik tıp eğitimi için büyük bir hastahane inşa ettirdi ve buraya değerli tıbbî eserler temin etti. Bu hastana nede hastalar din farkı gözetilmeksizin tedavi edilir, kendileri­ne parasız ilâç ve yemek verilirdi. Bu devrin meşhur doktorları arasında İbn Bahtîşû’, Yuhanna b. Mâseveyh, Huneyn b. İshak, İshak b. Huneyn. Sinan b. Sabit ve oğlu İbrahim, Hasan b. Zeyrek ve İbrahim b. İsa’yı sayabiliriz. Tıp ala­nında eser veren başlıca tabipler Ali b. Rabben et-Taberî, Ebû Bekir er-Râzî ve İbn Sînâ’dır. Bir mühtedî olan Ati b. Rabben et-Taberî. Halife Mütevekkil’in göz doktoru olup Firdevsü’l-hikme adlı meşhur eserin yazarıdır. Müslüman ta­biplerin en büyüğü sayılan Ebû Bekir er-Râzî. Kitâbü’t-Tıbbi’l-Manşûrî adlı on ciltlik değerli eserinden başka İslâm dünyasındaki ilk tıp ansiklopedisi sayı­lan ve on beş yılda tamamlanan el-Hâvî isimli eseri de kaleme almıştır. İbn Sînâ ise, Râzi’den sonra gelen en meşhur hekim olup, yazdığı el-Kânûn ü’t-tıb adlı kitap uzun yıllar Batı’da ders kitabı olarak okutulmuştur. Ayrıca Ali b. İsa göz hastalıkları hakkında Tezkiretü’l-kehhâlîn adlı eseri yazmış. İbn Cezle de Takvîmü’l-ebdân fî tedbîri’l-insân adlı kitabıyla öp ilmine hiz­met etmiştir. [220]

Astronomi

 

Bu alandaki çalışmalar. 771 yılında Hindistan’dan Bağdat’a ge­tirilen ve Muhammed b. İbrahim el-Fezârî tarafından Arapça’ya çevrilen Sind-Hind adlı eserle başlamıştır. Halife Me’mûn, Beytülhikme ile ilgili olarak Yahya b. Mansûr’un idaresi altında bir rasathane kurdurmuştu. Aynı halife devrinde Dımaşk yakınlarındaki Kâsiyün dağında da bir rasathane kuruldu. İslâm tarihinde ilk usturlap aleti de İbrahim el-Fezârî tarafından Abbasîler zamanında yapılmıştır. Me’mûn devrin­de yetişen astronomlar, boylam derece­sinin uzunluğunu bugünkü imkânlarla bulunan gerçek uzunluğa yakın bir ra­kamla tesbit etmişlerdi. 0 devrin meş­hur astronomi âlimlerinden biri de Ebül-Abbas Ahmed el-Ferganîdir. Ha­life Mütevekkil zamanında Nü nehrinin tasmasıyla ilgili ölçmelere nezaret eden Fergânî, astronomi konusunda el-Medhal ilâ ‘ilmi hey’eti’l-eflâk adlı bir eser yazmıştır. Ancak Abbasîler devrin­de İslâm dünyasının yetiştirdiği en büyük astronom, hiç şüphesiz Bet-tânFdir. Aynca Bîrûnî, Ömer Hayyâm, Nasîruddin et-Tûsî de meşhur astrono­mi bilginlerindendir. Astronomi ile bağ­lantılı olarak gelişmiş bir ilim dalı olan astroloji alanının en meşhur siması ise Ebû Ma’şer el-Belhi’dir. İslâmî anlayışa uygun olmamakla birlikte Abbasî hali­feleri müneccimlere çok önem verir, sa­vaşlara ve mühim işlere onlann fikirle­rini almadan başlamazlardı. Nitekim Ha­life Mansûr Bağdat’ın temelini. Münec­cim Ebû Sehl b. Nevbaht’tan şehrin uzun yıllar ayakta kalacağına dair bilgi aldıktan sonra atmıştı. [221]

 

Matematik

 

Fezârî tarafından Arapça’­ya tercüme edilen Sind-Hind adlı ese­rin, sayılar sistemiyle ilgili bilgilerin İslâm dünyasına girişinde önemli rol oynadığı kabul edilmektedir. Daha son­ra Muhammed b. Mûsâ el-Hârizmî ve Habeş el-Hâsib’in hazırladığı tablolar, sayıların bütün İslâm dünyasına yayıl­masına vesile olmuştur. Matematik sa­hasındaki en seçkin sima hiç şüphesiz Hârizmrdir. O en eski zîcleri (astronomi tabloları) derleyen bilgin olduğu gibi, aritmetik ve cebirle ilgili Hisâbü’î-cebr ve’l-mukâbeîe adlı en eski eserin de müellifidir. İmrân b. Vaddâh, Şihâb b. Kesîr ve Ebû Mansûr el-Bağdâdî de Ab­basîler devrinin başlıca matematikçileri arasında yer alır. Geometri sahasında ise Mansûr zamanında Bağdat Uluca-mii’nin planını çizen Haccâc b. Ertât zikredilebilir. [222]

Kimya

Müslümanların ilme olan en büyük katkılarından biri de kimya ala­nında olmuştur. İslâm kimya ilminin kurucusu Câbir b. Hayyân’dır. Emevîlerden Hâlid b. Yezîd’in öğrencisi olan Câbir, teorik alanda olduğu gibi laboratuvar deneyleriyle de kimya ilmine hiz­met etmiştir. Daha sonra gelen kimya­cılar onu üstat olarak kabul ederler. Bunların en meşhurları Tuğrâî ve Ebü’l-Kâsım el-lrâkı’dır.

Zooloji ve antropolojinin en önemli temsilcisi, Kitâbü’l-Hayevân adlı ese­rin müellifi Câhiz’dir. Eczacılık sahasında ise yahudi Kûhinü’l-Attâr meşhur olup Şmâcatü’s-şaydate adlı eserinde bitkilerden nasıl ilâç yapıldığını ve ilaçların hangi dozajda kullanılacağını anlatır. [223]

Tarih

 

Emevîler devrinde başlayan İslâm tarihçiliği Abbâsîler’in ilk zaman­larında şekillendi. Önce Hz. Peygamber ve sahabenin hayatlarını tesbit etmek maksadıyla başlayan İslâm tarihçiliği, eskiden beri Araplar’da mevcut olan ensâb ilminin de yardımıyla toplumun bütün unsurlarını kapsadı ve aynı za­manda “Rical İlmi”nin gelişmesine de yardım etti. İlk devir tarihçileri naklet­tikleri haberlerin başında genellikle onu nakleden kimselere ait rivayet senedini de verirlerdi. Böylece tarihî olaylara da­ir haberler, hadisler gibi, sened ve me­tin kısımları olmak üzere iki ana unsur­dan meydana geliyordu. İslâm dünya­sındaki ilk büyük tarihçilerden sadece Zührî, Abbasîler devrinden önce, Süley­man b. Tahran, Mûsâ b. Ukbe, sîret ve tarih ilminin babası sayılan İbnİshak, Kitâbü’l-Meğâzınin ve daha birçok eserin müellifi olan Vâkıdî gibi büyük tarihçilerin hepsi Abbâsîler’in ilk devirlerinde yaşamışlardır. Bugünkü sîret ve megâzî bilgilerimizin temelini, İbn İshak ile Vâkıdî gibi Abbasî halifele­rinin himaye ettiği âlimlerin eserleri oluşturmaktadır. İbn İshak’ın eserini ele alarak yeniden düzenleyen İbn Hi-şâm İle Vâkıdînin kâtibi İbn Sa’d da bu devrin diğer önemli iki simasıdır. İbn Sa’d’ın et-Tabakâtü’l-kübrâ’sı İslâm dünyasında biyografi alanında yazılan ilk önemli eserdir.

İslâm siyasî tarihinin ilk müellifleri, ilk kültür ve ilim tarihçilerinin hepsi Ab­basîler devrinde yaşamış ve İslâm ta­rihçiliğine yön vermişlerdir. Daha sonra­ki devirlerde yetişen tarihçiler İslâm’ın ilk üç asrı hakkında verdikleri bilgileri hep bu dönem kaynaklarına borçludur­lar. Abbasîler devrinde yetişen başlıca tarihçiler ve bazı eserleri şöyle sıralana­bilir: Medâinî, Ahbârü’I-hulefâ-, Câhiz, Kitâbü’l-‘Arab ve’l-Acem; İbn Kuteybe, el-Mefârit-, Belâzürî, Fütûhu’l-büldân-, Ebû Hanîfe ed-Dîneverî, el-Ahbâru’t-üvâl; Ya’kûbî, Târihu’l-Yakûbî; Taberî, Târihu’1-ümem ve’l-mülûk-, Cehşiyârî, Kitdbü’i-Vüzerâ; Mes’ûdî, Mürûcü’z-zeheb; İbnü’n-Nedîm, el-Fihrist-, İbn Mİskeveyh, Tecâriba’l-ümem-, Bîrûnî, el-Âşârü’1-bâkıye cani’l-kurûni’l-hâliye; Hİlâİü’s-Sâbi’, Târihu’l-vüzerâ’; İbnü’l-Kalânisî, Zeylü Târihi Dımaşk-, Hatîb el-Bağdâdî, Târihu Bağdâd; Sem’ânî, Kitâbü’l-Ensâb-, İbnü’l-Cevzî , el-Muntazam îî târihi’l-mülûk ve’1-ümem-, İbnü’1-Esîr, el-Kâmil fi’t-târih; İbnü’l-Kıftî, İhbârü’l- ulemâ bi-ahbâri’l-hükemâ. [224]

 

Coğrafya

 

İslâm dünyasında coğrafî eserler ilk defa Arabistan’a dair malu­mat şeklinde ortaya çıkmış, fethedilen ülkeler hakkında verilen bilgilerle zen­ginleşmiş ve nihayet İran. Hint ve Yu­nan kaynaklarından yapılan tercümeler­le IV-V. (X-X1.) yüzyıllarda en yüksek noktasına ulaşmıştır. Coğrafya ilminin İslâm’da klasik bir şekil alması, Vlll-IX. milâdî asırlarda Abbasî halifelerinin teşvikleriyle (özellikle Halife Me’mûn devrin­de 1813-833) gerçekleşen tercüme faa­liyetleriyle başlar, önceleri sadece ter­cüme faaliyetiyle yetinen İslâm coğraf­yacıları, daha sonra bu konudaki metot ve bilgileri oldukça geliştirmişlerdir. İlk coğrafya eserleri, İslâm ülkelerini ve şe­hirlerini birbirlerine bağlayan önemli yolları öğrenmek ve hac yollarını tesbit etmek gibi birtakım pratik ihtiyaçlar­dan doğmuştur. Bu maksatla yollar ve ülkeler (el-mesâlik ve’l-memâlik) hak­kında muhtelif eserler yazılmıştır. Abbasîler devrinde yetişen başlıca coğraf­yacılar ve eserleri şöyle sıralanabilir: İbn Hurdâzbih, el-Mesâlik ve’l-memâlik: Mervezî, el-Mesâlik ve’l-memâlik; Yakûbî, Kitâbü’l-Büîdân; Serahsî, el-Me­sâlik ve’l-memâlik; İbnü’l-Fakîh el-Hemedânî, Kitâbü’i-Büldân; İbn Rüşte, el-Aclâku’n-nefîse; Ebü Zeyd el-Belhî, Şuverü’l-ekâlîm; Hasan b. Ahmed el-Hemedânî. Şıîatü Cezîreti’l-‘Arab; İstahrî, Mesâiikü’l-memâlik; Kindi, Resmü’l-ma’mûr fi’l-arz; Mutahhar b. Tâhir el-Makdisî, Kitâbü’1-Bed ve’t-târih; İbn Havkal, Kitâbü Şûreti’1-ari; Ebü Abdullah el-Makdisî, Ahsenü’t-tekâsînu Yâküt el-Hamevî. Mu’cemü’l-büldân, Zekeriyyâ el-Kazvîni, Aşâiü’l-büâd ve ahbârü’l-cibâd. [225]

 

E- İçtimai ve İktisadî Hayat.

 

Abbâsîler’de İslâm toplumu genel olarak havas ve avam denilen iki taba­kadan oluşuyordu. Halifenin yakınları, vezirler, emîrler, kadılar, âlim ve edip­lerle kâtipler birinci tabakaya mensup­tu. Esnaf ve sanatkârlar, çiftçiler, askerler, köleler ve diğer gruplar da ikin­ci sınıfı teşkil ediyordu. Çok geniş bir alana yayılmış olan Abbasî halifeliğinin sınırları içinde başta Araplar, İranlılar ve Türkler olmak üzere muhtelif ka­vimlere ve çeşitli mezheplere mensup insanlar yaşamaktaydı. Zaman zaman etnik unsurlar arasında çatışmalar çık­tığı gibi mezhepler arasında da kavga ve mücadeleler eksik olmazdı. Bu olay­lar sırasında pek çok kişi öldürülür, dükkânlar yağmalanır, evler yakılıp yı­kılırdı.

Savaş esirlerinden meydana gelen köleler toplumun önemli bir bölümünü teşkil ederdi. Kölelerin çoğu Slav, Rum ve Zencî idi. Mısır, Kuzey Afrika ve Ku­zey Arabistan köle ticaretinin en önemli pazarlarıydı. Sosyal sınıflardan biri de yahudi ve hıristiyanlardan olu­şan zimmî’lerdi. Bunlar devletin hi­mayesinde geniş bir din hürriyetiyle rahat bir şekilde yaşıyor ve ibadetlerini yapabiliyorlardı.

Refahın artmasına paralel olarak lüks ve konfor da artmış, muhteşem köşk ve saraylarda eğlence ve mûsiki meclisleri tertip edilmeye başlanmıştı. O devrin meşhur musikişinasları arasında İbra­him el-Mavsılî, Zübeyr b. Dihman. Ganevî, İbn Câmî, Zelzel ve Miskin el-Medenî sayılabilir. Mûsiki sahasında yazılan eserlerin en meşhuru, Ebü’l-Ferec el-İsfahâni’nin Kitâbü’l-Eğânisıdir. Halife, vezir ve diğer devlet adamları saray ve köşklerde, halk ise tek katlı evlerde ya­şıyorlardı. Kerpiç, tuğla, kireç ve alçı kullanılarak yapılan evlerin tavanı hur­ma lifleri ve ağaç dallarıyla örtülürdü. Zenginlerin evleri harem, selâmlık ve hizmetçi odalarından oluşuyordu. Bu ev­ler genellikle bir bahçe içinde yapılır, duvar ve tavanları mozaikler ve renkli resimlerle süslenirdi. Halifelerin saray­ları ise geniş köşkler, kubbeler, revaklar ve asma bahçelere sahipti.

Saray çevreleri giyim kuşam konu­sunda daha çok Sâsânî etkisinde kal­mış, böylece İran kıyafeti Abbasî sarayı­nın resmî kıyafeti olmuştu. Halifeler kıymetli mücevherle süslü bir kuşak, si­yah bir külah giyer ve sarık sararlardı. Valiler ve asilzadeler de halifeyi taklit ederlerdi. Halifeler merasimlerde siyah veya menekşe renginde dizlere kadar uzanan bir hırka giyerlerdi. Yüksek ta­bakanın günlük kıyafeti geniş kaftan, fistan, gömlek, ferace, ceket ve Külah­tan oluşuyordu. Halk ise fistan, gömlek ve uzun ceket giyiyordu. Kadınların elbi­sesi genellikle geniş bir çarşaftan ve boyundan yırtmaçlı uzun bir gömlekten ibaretti.

Dinî bayramlara büyük önem verilirdi. Halifeler her iki bayramda da bayram namazlarını kıldırır ve yapılan törenlere katılırlardı. Sarayda İran nüfuzu giderek artınca eski İran bayramları Nevruz, Mihricân ve Râm günleri de törenlerle kutlanmaya başlandı. Halifeler cuma ve bayram namazlanyla diğer merasimlere hilâfet alayı ile giderlerdi. Halife bu alaylarda siyah bir kuşak bağlar ve üze­rine siyah bir kürk alırdı. Başına uzun bir külah geçirir, elinde de Peygamber’in kılıcını taşırdı.

Abbâsîler’in iktidara gelmesiyle mey­dana gelen değişiklikleri İslâm devleti­nin iktisadî hayatında da görmek mümkündür. Abbasîler iktisadî hayatın her alanında üretimin ve buna bağlı ola­rak refahın arttırılması hususunda büyük gayret saffettiler. İktisadî haya­tın temelini ziraat teşkil ediyordu. Dev­let gelirlerinin büyük bir kısmı tarıma bağlı olduğu İçin ilk Abbasî halifeleri ge­niş sulama faaliyetlerine giriştiler ve ülkenin muhtelif yerlerinde sulama ve kanal işlerinde uzman kişileri çalıştırdı­lar. Mu’tasım Sâmerrâ şehri için Çin’den

çok sayıda su işleri mühendisi getirtti. Merv’de sadece sulama işleriyle görevli bir divan (dîvânü’l-mâ1) vardı ve emrinde binlerce kişi çalışmaktaydı.

Bataklıklar kurutularak tarım alanları genişletildiği gibi ziraat okulları açılarak modern usullerle tanm yapılması, top­rak ve bitkinin cinsine göre gübre kulla­nılması sağlandı. Bitkilerle ilgili çok sa­yıda eserin tercüme ve telif edilmiş ol­ması da tarıma duyulan ilginin bir göstergesi kabul edilebilir. Kaynaklar, bu tedbirler sayesinde verimin yüksek bir seviyeye ulaştığını kaydetmektedir. Sulanabilen büyük nehir vadilerinde ye­tiştirilen buğday, arpa ve pirinç ülkenin önemli ürünleri arasında yer alıyordu. Hurma ve zeytin İkinci derecede önemli besin kaynağıydı. Ayrıca her çeşit mey­ve, sebze ve çiçek yetiştiriliyordu. Buğ­day ve arpa daha çok Irak. Hûzistan ve Mısır’da, darı Güney Arabistan ve Kirman’da, pirinç Hûzistan. Mâzenderan ve Mısır’da, üzüm Irak, Yemen, Mısır, Belh ve Suriye’de, pamuk Kuzey Afrika ve Mezopotamya’da üretiliyordu. Köylülere geniş mülkiyet haklan tanınmış ve âdil bir vergi sistemi getirilmişti. Vergi, tes-bit edilmiş sabit bir miktar yerine elde edilen mahsulden değişik oranlarda alı­nıyordu.

Ülke zengin maden kaynaklarına sa­hipti. Halifeler maden ocaklarının işletil­mesine büyük önem veriyorlardı. Gümüş doğu eyaletlerinde, bilhassa Hin-dukuş bölgesinde çıkarılıyordu. Burada 10.000 maden işçisinin çalıştığı kaynak­larda belirtilmektedir. Altın batıdan, bil­hassa Sudan’dan getiriliyordu. Fars ve Horasan’da bakır, kurşun ve demir, Beyrut’ta zengin demir cevheri yatakları vardı. Çeşitli yerlerde kıymetli taşlar ve Basra körfezinde çok miktarda inci elde ediliyordu.

Çalıştırılan işçi sayısı ve üretim hacmi bakımından en önemli endüstri kolu, Emevîler zamanında başlayan ve sürat­le gelişen dokumacılık idi. İç tüketim ve ihracat için her türlü mal üretiliyordu. Elbiselik ve döşemelik kumaşlar, halı, yatak takımları, keten kumaşlar Fey-yûm, Dimyat, Tİnnis, Dâbık ve İskende­riye gibi önemli merkezlerde dokunu­yordu. Fars’ta da Kâzerûn şehri doku­ma sanayiinde meşhurdu. Pamuk baş­langıçta Hindistan’dan ithal ediliyorken kısa bir süre sonra Doğu İran’da yetişti­rilmeye başlandı ve Merv ile Nİsabur pamuk endüstrisinin önemli merkezleri haline geldi. Pamuk üretimi daha sonra

batıda İspanya’ya kadar yayıldı. İpek endüstrisi Cürcân ve Sîstan eyaletlerin­de toplanmış, ülkenin her tarafında el sanatları gelişmişti. Hemen her yerde halı dokunmakla birlikte en iyileri Taberistan ve Azerbaycan’dan geliyordu. Bunlardan başka gülsuyu ve ıtriyat sa­nayii, cam. kâğıt ve sabun sanayii, ma­den işletme ve silâh atelyeleri ile tuğla ocaklarda başlıca endüstri kollarını teşkil ediyordu. Sadece Bağdat’ta 4000 cam ve 30.000 tuğla imalâthanesi vardı. Kiremit ve tuğla endüstrisinin diğer başlıca merkezleri ise Küfe. Basra, Hîre ve daha sonralan Sâmerrâ idi. Irak cam sanayiinde Abbâsîler’den önce de söz sahibiydi. Fakat Abbasîler devrinde bu kolda çok büyük gelişme gösterdi. Bağ­dat’la birlikte Basra. Kâdisiyye ve Sâmerrâ bu sahanın önemli merkezleriydi. Bağdat Basra, Küfe ve Vâsıftaki sarraflar yalnız ziynet eşyası üretmekle kalmayıp aynı zamanda çeşitli kadehler, kavanozlar, çiçek vazolan, şamdanlar, eyerler, kınlar ve daha pek çok eşya imal ediyorlardı.

Demir ve çelik sanayii de oldukça ile­riydi. Musul’da demir zincirler, bıçaklar, kamalar, Harran’da ise laboratuvar ve rasathaneler için araç gereçler yapıl­maktaydı. Dericilikte Bağdat ve Basra öndeydi. Iraklı marangozlar halifelerin saraylarını süsleyen nadide kutular, sandıklar, divan ve sandalye yapımında şöhret kazanmışlardı. Dokuma sanayiin­de perdecilik önemli bir yer tutmaktay­dı. Vâsıt, Âmid ve Musul bu endüstri kolunun merkeziydi. Diğer önemli bir endüstri kolu da çadırcılıktı. Basra bu sanayiin merkezi durumundaydı. Endüstri kuruluşlarının bir kısmı devlet bir kısmı da özel teşebbüsün elinde bu­lunuyordu. Kâğıdın ilk defa 105 yılında Çin’de imaline başlandığı kabul edil­mektedir. Nitekim 105 yılıyla tarihlenen bir kâğıt parçası bulunmuştur. 751’de Çinliler’e karşı Türkler’le müslümanlann yaptıkları Talaş Savaşı’nda ele geçen Çinli esirler arasında İslâm dünyasında kâğıt yapımını başlatacak ustalar bulu­nuyordu. Bu esirler 756 yılında Semer-kant’ta kâğıt imalâthanesi kurdular Kı­sa zamanda kâğıt papirüs ve parşöme­nin yerini aldı. 795 yılında Bağdat’ta, daha sonraki yıllarda da Mısır, Kuzey Afrika ve Endülüs’te kâğıt imalâthane­leri kuruldu. Avrupa kâğıt ihtiyacını müslümanlardan İthal yoluyla karşılı­yordu. Avrupa’da kâğıt imaline ancak XIII. yüzyıldan itibaren başlanmıştır.

Kültür ve medeniyet seviyesinin yük­selmesi milletler arası ticaretin de ge­lişmesine sebep oldu. Başlangıçta ticaret yahudi. hıristiyan ve Mecûsî tüc­carların elindeyken zamanla müslümanlar da ticaret hayatına atıldılar ve çok geçmeden dünya ticaretinde söz sahibi oldular. Abbasî halifeleri ticarete gereken önemi vermişler, yol emniyeti­ni sağladıkları gibi kervan yollan üze­rinde kuyular ve kervansaraylar yaptı­rarak ticaretin gelişmesine yardımcı ol­muşlardır. Bu sayede kara ve deniz ti­careti kısa sürede gelişti. Bağdat Bas­ra, Sîrâf, Kahire, İskenderiye ve Hicaz yolu üzerindeki Küfe ile Dımaşk önemli ticari merkezler haline geldi. Basra, özellikle deniz ticaretinde çok önemli bir yere sahipti. Arap tacirler genellikle Basra Limanı’ndan yola çıkıyor ve Hindistan şehirlerindeki Önemli merkezlere uğruyorlardı. Çin ile deniz ticareti daha çok Çin gemileriyle yapılırdı. Dünya eşya fiyatlarının tesbitinde Bağdat ve İsken­deriye borsaları esas alınırdı. Bağdat’ta her şehir için bir pazar yeri ayrılmıştı. Akdeniz kıyısındaki bazı sahil şehirleri de ticarî alanda önem kazanmışlardı. Özellikle Antakya, doğu ile batı arasın­da önemli bir köprü vazifesi görmek­teydi.

Abbasîler zamanında iç ve dış ticaret çok gelişti. Müslüman tüccarlar Basra, Übülle ve hatta Kızıldeniz ve Aden li­manlarından Hindistan. Seylan ve Çin’e ticarî mallar sevkediyorlardı. Hindistan ve Sind’den kâfur, öd ağacı, karanfil, pamuklu kumaşlar, Serendib’den yakut ve elmas, Bizans’tan kürk, Çin’den öd ağacı, ipek ve misk, Yemen’den ıtriyat, Fars’tan silâh ve ziynet eşyaları satın alan müslüman tacirler bunların dışın­da kalay, baharat, fildişi ve diğer bazı lüks eşyalar da İthal ediyorlar: buna karşılık buğday, arpa, pirinç, hurma, meyve, çiçek, şeker, cam, keten, yünlü ve ipekli kumaşlar, gülsuyu, esans, zey­tinyağı, tuz, ilâç ve demirden yapılmış aletler ihraç ediyorlardı. Müslümanlar ithal ettikleri malların bir kısmını Akde­niz limanlan vasıtasıyla Avrupa’ya sevkediyorlardı. Diğer taraftan Orta As-ya’daki tüccarlar nehir yoluyla kuzeye işlenmiş mal götürüp buralardan ham madde ve kürk alıyorlardı. Bugün İskandinavya’da Baltık sahillerinde bu­lunan bol miktarda İslâmî sikke bu ti­caretin yoğunluğunu göstermektedir. Afrika’dan ise altın ve köle satın alınıyordu. Bu ticaretin gelişmesi ve büyük teşebbüslere girişilmesi, bir çeşit ban­kacılık müessesesinin doğmasına zemin hazırladı. Sarraf, bütün müslüman pa­zarlarında vazgeçilmez bir unsur ol­muştu. IX. yüzyılda sarraflar, sermaye sahibi zengin tüccarlarla dayanışma içine girerek bankacılık hizmetlerini ve­rir hale geldiler. Bunlar bazı tüccarlara belirli bir yüzdeyle para verdikleri gibi. zaman zaman hükümete de borç para veriyorlardı. 0 dönemde merkezi Bağ­dat’ta, şubeleri ülkenin diğer şehirlerin­de bulunan bu müessese ile çek ve kre­di mektupları gibi gelişmiş bir sistemin varlığı bilinmektedir. Bağdat’ta yazılan bir çek Fas’ta ödenebiliyordu. Basra’da tüccarlar paralarını sarraflara vererek onlardan çek (sakk) alıyor ve çarşılar­da ödemeleri bu çeklerle yapıyorlardı. Bu sebeple para pek az kullanılıyordu. Faiz haram olduğu için bu işi yapan­ların çoğu gayri müslimlerden oluşu­yordu.

Devletin başlıca gelirleri zekât, ha­raç, cizye, öşür, fey, ganimetler ve örfî vergilerden ibaretti. Elde edilen gelirler askerî ihtiyaçlara, yol, köprü ve sulama işlerine, halife, vezir ve diğer devlet adamlarının maaşlarına sarfedilirdi. Devlet gelirlerinin büyük meblağlara ulaşmış olması, aynı zamanda halkın yüksek bir refah seviyesine eriştiğini de göstermektedir. Halifeler devlet hazi­nesini korumak ve bütçeyi denkleştir­mek için büyük itina gösterirlerdi. Dîvânü’l-harâc ve Dîvânü beyti’1-mâl devletin mâlî işlerini üzerine alan iki önemli daireydi. [226]

 

Bibliyografya

 

Klasik kaynaklar dışında şu eserlerden faydalanılmıştır:

1- G. Weil. Geschichte der Chalİfen, Mannheim 1848-51.

2- A. Müeller. Der islam im Morgen und Abendland, Berlin 1885-87.

3- C. Zeydan. Medeniyet-i İstâmiyye Târihi (trc. Zeki Meğâmız), İstanbul 1329.

4- A. Mez. Die Renaissance des Istams, Heidelberg 1922.

5- M. Semseddin (Günaltay), İslâmda Târih ve Müverrihler, İstanbul 1339-42.

6- G. Le Strange, Baghdad During the Abbâsid Caliphate, Oxford 1924.

7- G. Le Strange, The Lands of the Eastern Caliphates, Cambridge 1930.

8- E, de Zambaur, Manuel de Cûnalogie et de Chronologie Pour l’Histoire de l’lslam, Hannover 1927.

9- Halil Edhem. Düveli İstâmiyye, İstanbul 1927.

10- A. A. Vasiliev, Byzance et les Arabes, La Dynastie d’Amorium (820-867), Bruxelles 1935.

11- A. A. Vasiliev, II, La Dynastie Macödonienne (867-956), Bruxelles 1968.

12- Zaky Mohamed Hassan, Les Tulunides, Paris 1937.

13- A. Mieli, La science Arabe, Leiden 1938.

14- Gholam Hossein Sadighi. Les Mouuements Religieux Iranies, Paris 1938.

15- Abdülaziz ed-Dûrî, el-Aşrü’l-Abbâsiyyü’l-evvel, Bağdad 1945.

16- E. E. Herzfeld. Geschicte der Stadt Samarra, Hamburg 1948.

17- Brockel-mann. İslâm Milletleri ve Devletleri Tarihi (trc. Neşet Çağatay), Ankara 1954.

18- D. Sourdel. Le Vizirat Abbaside, I-II, Damascus 1959-60.

19- J. Sauvaget, Introduction a l’Histoire de l’Orient Musulman Elemente de bibliographie (ilâve lerle neşreden Cl. Cahen), Paris 1963.

20- Ignati Krachkovski, Târthu’l-edebi’l-coğrâfî (trc. Selâhaddin Osman Haşim), III, Kahire 1963-65.

21- E. Gabrieli. Les Arabes (trc. Marie de Wasmer), Paris 1963.

22- AndrĞ Miquel. La GĞographie du monde musulmane, Paris 1967.

23- Robert Mantran. L’Expansion Musulmane, Paris 1969.

24- Muhammed el-Hudarî Bey, Muhâdarâtü târîhi’t’ümemi’l-lslâmiyye: ed-Devtetü’l-Abbâsiyye. Kahire, ts. (Dârü’l-Fikri’l-Arabî)- Faruk Ömer. The Abbasid Caliphate (750-786), Bağ­dad 1969.

25- Muhammed el-Hudarî Bey, Tabt’atud-da’veti’l-‘Abbâsiyye, Beyrut 1970.

26- Muhammed el-Hudarî Bey, el-Hilâfetul-‘Abbâsiyye fi’l-aşri’l- fevdiyyi’l-askerî, 247-334/ 861-946, Bağdad 1397/1977.

27- M. A. Shaban, The ‘Abbasid Revoluüon, Cambridge 1970.

28- a.mlf.. Islamic History, III, Cambridge 1976.

29- M. Lombard, L’lslam dans sa Premiere Gran-deur, Paris 1971.

30- Hakkı Dursun Yıldız, İslâmi­yet ve Türkler, İstanbul 1976.

31- W. Barthold. İslâm Medeniyeti Tarihi (izah, düzeltme ve ilâvelerle tercüme ve neşreden M. Fuad Köprülü), Ankara 1977.

32- B. Lewis, Tarihte Araplar (trc. H. Dursun Yıldız), İstanbul 1979.

33- Muhammed Manazir Ahsan, Social Life Under the Abbasids, London 1979.

34- Muhammed Manazir Ahsan, “A Note on Hunting in the Early cAbbasîd Period: Some Evidence on Expenditure and Prices”, JESHO, XIX (1976).

35- Philip K. Hitti, Siyâsî ue Kültürel İslâm Tarihi (trc. Salih Tuğ), I-IV, İstanbul 1980-81.

36- C. E. Bosworth. İslâm Devletleri Tarihi (trc. Erdoğan Merçil-Mehmet İpşirli), fstanbul 1980.

37- Dayfullah Yahya ez-Zeh-rânî. en-Nafakât ve idâretühâ fıd-devleti’i-‘Abbâsiyye, Mekke 1406/1986.

38- Olga Pinto. “The Libraries of the Arabs During the Ti­me of the Abbasids” (trc. F. Krenkow), IC, III/2 (1929)

39- Maurice S. Dimand, “Studies in Islamic Ornament”, Al, III-IV (1937).

40- M. Rashid Akhtar Nadvi. “Industry and Commerce under the ‘Abba­sids”, JPHS, 1/2 (1953).

41- Mafizullah Kabir. “The Relation of the Buwayhid Amirs with the e Abbasid Caliphs”, JPHS, 111/3 (1954).

42- Dawid VVaines, “The Third Century Internal Crisis of the ‘Abbasids”, JESHO, XX/3 (1977).

43- Jacob Lassner, “Provincial Adminis-tration under the Early ‘Abbâsids: The Ruling Family and the Amşâr of Iraq”, SL Is., L (1979).

44- Peter von Sivers. “Taxes and Trade in the Abbâsid Thughür, 750-962/ 133-351” JESHO, XXV/1.

45- K, V. Zetterstöen. “Abbasîler”, III, I, 18-22.

46- B. Lewis. “Abbâsids”, El2 (İng.), I, 15-23.

47- C. E. Bosworth. “Abbasid Caliphate”, Elr., I, 89-95. [227]

 

F- Sanat

 

İslâm tarihinde önemli değişikliklerin başladığı Abbasîler devrinde hilâfet merkezinin Şam’dan Bağdat’a geçmesi, yalnız siyasî bakımdan değil, sanat ve kültür bakımından da büyük değişiklik­lere zemin hazırlamıştır. Şam’da İslâm sanatına tesir eden Geç Helenistik-Bizans sanatının yerini Bağdat’ta Sâsânî sanatı almış, Abbâsîler’e iktidara geçmeleri hususunda yardımcı olan Ho­rasan Türkleri’nden müteşekkil hassa ordusu da İslâm sanatı içinde Türk sa­natı etkilerinin başlamasında ilk kade­meyi oluşturmuştur. Türkler aracılığıyla Uzak Doğu sanatı da İslâm sanatında kendini hissettirmiştir. Böylece Abbasî sanatının mimarî planları ve süsleme motifleri bu çeşitli unsurların özümlenmesiyle şekil bulmuş, yeni malzeme ve tekniklerin uygulanması ile de İslâm sanatının kendine has üslûbu ortaya çıkmıştır. [228]

 

1- Güzel Sanatlar,

a- Mimari.

 

Bağdat. Abbasî halifeliğinin yükseliş devrinde Mezopotamya’da muhteşem şehirler kurulmuştur. İkinci halife Man-sûr’un planını bizzat çizerek kurdurdu­ğu Bağdat şehrinden bugüne, geçmişi­nin parlak devrini hatırlatan hiçbir şey kalmamıştır. Moğol istilâsı sırasında şehrin tamamen harap olması, sonra da üstüne yeni Bağdat’ın inşa edilmesi, ilk Bağdat şehrini efsane diyarı haline getirmiştir. Kaynaklardan öğrenildiğine göre Bağdat, savunmaya çok elverişli olduğu için Eskiçağ’dan beri Mezopo­tamya. Anadolu ve İran’da uygulanan

dairevî planda kurulmuş ve etrafı çift surla çevrilmiştir. Yuvarlak kulelerle takviye edilen surların tuğladan örül­düğü, şehrin kuvvetle tahkim edilmiş dört büyük kapısının bulunduğu ve bu kapıların yakınında muhafız kıtaları için binalar yapıldığı bilinmektedir. Şehrin ortasında Kubbetülhadrâ adıyla anılan Halife Mansûr’un sarayı ile bitişiğine inşa ettirdiği cami bulunuyordu. Saray, ortadaki kubbeli mekâna açılan tonoz örtülü dört eyvandan meydana gelmişti ve anlaşıldığına göre planı Horasanlı Ebû Müslim’in Merv’deki Dârülimâre’sinin planına benziyordu. Caminin ise bir avlunun üç tarafını kuşatan çift sıra ahşap sütunlu olduğu, mihrabının da istiridye biçimli nişi ve taş süslemeleriyle Emevî devri mihraplarına benzediği rivayet edilmektedir. Bazı kaynaklara göre cami Hârûnürreşîd zamanında 193’te (809) büyütülmüş ve binaya es­ki caminin benzeri yeni bir kısım ilâve edilmiştir: başka bir kaynağa göre ise Mu’tazıd-Billâh zamanında 280 (893) tarihinde, kıble duvarı yıkılarak yeni ya­pılan bir kısmın eklenmesiyle büyütül­müştür.

Rakka. Abbasî devrinde kurulan diğer bir şehir de Rakka’dır. Bağdat gibi tam dairevî planlı olmayıp güney tarafı düz, at nalı biçiminde bir plan gösterir. Ker­piç ve tuğladan yapılan dış sur tama­men yıkılmış, iç surun yuvarlak kuleler­le takviye edilmiş bazı kısımları ile Bağ­dat Kapısı adını taşıyan kapısının bir bölümü bugüne kadar gelmiştir. Kapı tuğladan olup dilimli kemerlerle süs­lü, sivri kemerli sathî niş dolgulu bir

arkad sırası taşımaktadır. Bazı kaynak­lar bu kapının, Rakka’yi 180’de (796) merkez haline getiren Hârûnürreşîd in zamanına ait olduğunu yazmakta iseler de dış ve iç surların Mansûr tarafından yaptırılmış olması ve eski yolun nehir boyunca buradan geçmesi, bu kapının da Mansûr zamanında yapılmış olduğu­nu düşündürmektedir. Şehrin büyük camii kuzeyde yer almakta ve kalıntıla­rından kare planlı olduğu, duvarlarının köşelerde ve yanlarda bulunan yuvarlak kulelerle takviye edildiği anlaşılmakta­dır. Mihrap duvarına paralel üç nef ile avluyu üç taraftan çevreleyen ikişer neften oluşan ve bugün çok harap du­rumda bulunan cami, 155’te (772) Ha­life Mansûr tarafından yaptırılmış ve XIII. yüzyılda Nûreddin Zengî tarafından tamir ettirilmiştir. Rakka’da bulunan ve hangi binaya ait oldukları bilinmeyen bazı alabaster (su mermeri) başlıklar. İslâm sanatındaki yeni üslûp değişikli­ğini göstermeleri bakımından önemli­dir. Bu başlıklardan üç tanesi New York Metropolitan Müzesinde, diğerleri Ber­lin Müzesi ile İstanbul’da Türk ve İslâm Eserleri Müzesinde bulunmaktadır. Bun­ların bazılarında derin kazınmış akantus yaprağı motifleri, çoğunda ise kırık dal­larla birleşmiş çeşitli palmet ve yarım palmet motifleri görülmektedir. Sathî bir kazıma tekniği ile yapılmış olan bu süslemeler, Sâsânî sanatında görülen örnekleri hatırlatmaktadır.

Uhaydir Sarayı (Kasrü’l-Uhaydir). Ab-bâsîler’in inşa ettirdikleri eski Bağdat ve Rakka şehirlerinde bulunan yapılar hakkındaki bilgilerimiz daha çok edebî ve  tarihî  kaynaklara   dayanmaktadır.

Fakat ayakta kalabilen yapılar onların muhteşem mimarîlerini tanıtacak du­rumdadır. Bağdat’ın 120 km. güneyba­tısında yer alan Uhaydir Sarayı, bu dev­rin saray mimarîsini tanıtabilecek İlk eserdir. Vâdî-i Ubeyd”de Kerbelâ’nın takriben 48 km. batısında bulunan sa­ray, 19 m. yüksekliğindeki 175 x 169 m. boyutlarında bir surla çevrilidir. Bu surun her kenarının ortasında, kuvvetle tahkim edilmiş mekânlara sahip kapı­lar ve ayrıca köşelerinde yuvarlak, ke­narlarında yarım yuvarlak kuleler bu­lunmaktadır. Bu büyük surun içinde kuzey duvarına bitişik inşa edilen asıl saray binası yer alır. Sarayın doğu. batı ve güney duvarları da yarım yuvarlak kulelerle takviyeli olup sarayın ana ka­pısı dış surun kuzey kapısı ile bütünleş­miştir. Saray, Sâsânî saray planlarını hatırlatan bir düzenleme ile, kubbe to­nozlu nişlerin çevrelediği büyük bir me­rasim avlusu, ona açılan kabul mera­simlerinin yapıldığı büyük tonozlu esas eyvan ve arkasındaki kubbe örtülü kare salon sıralaması içinde inşa edilmiştir. Arkada tonozlu küçük odalar yer alır. Resmî ve özel törenlerin yapıldığı esas kısım, 3.50 m. genişliğinde tonozlu bir koridorla çevrilerek sarayın diğer kısım­larından ayrılmıştır. Saray, bu orta kıs­mın doğusunda ve batısında yer alan. önleri avlulu ve revaklı, tonoz örtülü çeşitli mekânlarla gelişmekte ve daha sonraki Abbasî yapılarında da görüle­cek olan T şeklinde bir plan ortaya koy­maktadır. Giriş kısmının sağında, 24.20 x 15.15 m. boyutlarında ve kuzeyi hariç üç tarafı tek dizi kemerlerle çevrili bir de cami bulunmaktadır. Bu binaların Halife Mansûr’un amcası İsa b. Mûsâ tarafından 161 (778) yılında yaptırılmış olduğu kabul edilmektedir.

Atsan   Sarayı   (Kasrü’l-Atşân).   25.57 X 24.90 m. ölçülerinde kareye yakın planlı bir yapı olup Uhaydir Sarayı ile Küfe şehrî arasında yer alır. Köşelerinde ve üç kenarının ortasında birer yanm yu­varlak kule ile kuzey tarafında kuvvetle tahkim edilmiş bir kapıya sahip olan yapı bugün çok harap haldedir. Dışarı çıkıntı yapan köşeleri kule şeklinde yu­varlatılmış müstahkem kapısı bir avlu­ya açılmakta, avlunun doğu tarafında tonozlu üç oda ile köşede mutfak oldu­ğu sanılan küçük bir mekân ve güney tarafında da tonozlu büyük bir eyvan bulunmaktadır. Bina ayrıca, bir ucu ya­rım kubbeyle sonuçlanan tonozlu uzun bir mekâna daha sahiptir. Yapıdaki tuğla süslemeler, kemer şekilleri, sathî niş dolguları ve tonoz örtüleri Uhaydir Sarayı1 ndakilere çok benzemektedir. İnşa tarihi bilinmeyen bu yapının da Halife Mansûr’un amcası İsa b. Müsâ tarafından 161 (778) yılında yaptırılmış olduğu sanılmaktadır.

Sâmen-â. Halife Me’mûn, Bizans’a kar­şı sefere çıkarken Orta Asya Türkle­rinden bir ordu kurmuş. Halife Mu’tasım ise hassa ordusunu da Türkler’den teşkil etmişti. Daima güvendiği bu as­kerlerle birlikte oturmak isteyen Mu’tasım. 221’de (836) Dicle’nin sol tarafın­da, Sâmerrâ adı verilen yeni bir başşe­hir kurdu ve Bağdat’ı terkederek bura­ya yerleşti. Bugün harabe halinde olan Sâmerrâ’daki eserler, Abbasî devri mi­marîsinin ihtişamını aksettirmekte ve Abbasî sanatı hakkında kesin tarihleme imkânı vermektedir. Şehir yetmiş yıl kadar varlığını sürdürmüş ve 883’te ha­lifelerin tekrar Bağdat’a dönmeleri üze­rine eski önemini kaybetmiştir. Sarayla­rının yazlık olarak bir süre daha kulla­nılmasından sonra kendi haline terke-dilen Sâmerrâ, Hülâgû istilâsı sırasında Moğollar tarafından tamamen tahrip edilmiştir.

Sâmerrâ Ulucamii. Bugüne kadar ya­pılmış camilerin en büyüğü olan Sâmer­râ Ulucamii, 240×156 m. boyutlanndadır ve “Ziyade” siyle (dış avlu) birlikte yaklaşık 150.000 mz bir yer kaplamak­tadır. Halife Mütevekkil tarafından 848-8S2 yılları arasında inşa ettirilmiştir. Caminin duvarları tuğladan örülmüş, köşelerde birer, doğu ve batı kenarla­rında on ikişer, kuzey ve güney kenar­larında da sekizer olmak üzere kırk dört kule ile takviye edilmiştir. On altı kapısı, yirmi dördü güney duvarının yu­karı kısmında, ikişer tanesi de yan du­varlarda olmak üzere yirmi sekiz pen­ceresi vardır. Mihrap üstünde pencere yoktur ve güney pencerelerinin her biri cami içindeki bir sahna rastlamaktadır. Bunlar dışardan dikdörtgen aydınlık şeklinde olup içerden dikdörtgen bir çerçeve İçinde kemer ve sütuncelerle tezyin edilmişlerdir. Yanlarda dört, ku­zeyde üç sıra revakın çevrelediği avlu çok büyüktür. Yapılan kazılarla caminin içinde, 2.07 x 2.07 m. boyutlarındaki kaideler üzerinde yükselen 464 adet sekiz köşeli paye bulunduğu ve 10 m. yükseklikte olmaları gereken bu paye­lerin dörder köşesinde birer mermer sütuncenin yer aldığı tesbit edilmiştir.

Tavanın, kemerlerin bağlanmadığı bu payeler üzerine doğrudan oturduğu an­laşılmaktadır. Üst kısmı yıkılmış olan dikdörtgen biçimindeki 2.59 m. geniş­likte ve 1.75 m. derinlikte olan mihra­bın sağında ve solunda pembe mer­merden çifte sütunce bulunmaktadır. Kazılar sırasında nişin içinde altın mo­zaik kalıntılarına rastlanmıştır. Yapının mehriye (spiral, helezon) adı ile tanınan minaresi ayrı bir önem taşımaktadır. Minare, caminin ziyadesi içinde, kuzey duvarının 27.25 m. uzağında ve mihrap mihveri üzerinde yer almaktadır. Her kenarı 33 m. olan 3 m. yüksekliğindeki bir kare kaide üzerinde, spiral biçimin­de gittikçe daralarak yükselmekte ve gövde etrafında dolaşan 2.30 m. geniş­liğindeki müezzin yolu, kaidenin güney kenarının ortasından başlayıp tepeye kadar beş dönüş yapmaktadır. En te­pedeki silindirik kısım, sekiz sivri ke­merle süslenmiştir. Minarenin biçiminin eski Mezopotamya zigguratlanndan alındığı kabul edilmektedir. [229]

Hakan Sarayı (el-Cevsaku’1-Hâkânî). Sâmerrâ’da. Halife Mu’tasım tarafından ünlü Türk beyi Artuk Ebü’l-Feth b. Hakan için yaptırılan, fakat çok beğen­diği için kendisi tarafından kullanılan Hakan Sarayı, bu devrin en büyük sa­raylarından biridir. Dicle nehrinin sol kenarında, vadiden 17 m. kadar yük­seklikteki bir düzlükte kurulmuş olan sarayın bugüne en sağlam ulaşabilen kısmı. Bâbü’l-âmme denilen mahaldir. Bu yapı. 11.10 m. yüksekliğinde üç sivri kemerli cephesi olan, birbirine paralel beşik tonozlu üç eyvandan meydana gelmiştir. Halifenin kabul merasimle­rinde kullanıldığı bilinen orta eyvan da­ha geniştir. Bunun sağ ve sol tarafındaki yarım kubbe tonozlu daha küçük eyvanlar muhafızlara ait olup orta ey­vanla bağlantılı değildirler ve yalnız ar­kadaki muhafız askerlerine mahsus mekânlara geçit vazifesi görürler. Orta eyvanın arkasında yer alan 4 m. geniş­lik ve 7.19 m. yüksekliğindeki bir kapı­dan, arka arkaya bir eksen üzerinde sı­ralanmış altı odaya geçilir. Bunlardan sonra ortası havuzlu bir odaya, ondan sonra da dikdörtgen şeklinde bir mera­sim avlusuna girilir. Bu avludan ise üç kemerli bir girişten geçerek kubbe örtülü olması gereken kare planlı mera­sim salonuna varılır. Bu mekâna haçvarî tertiplenmiş üç nefli dört büyük oda açılmakta olup aralarında mermer pa­nolarla süslü küçük odalar ve halifeye mahsus mescid yer almakta, kuzey ta­rafında halifenin daireleri, güneyinde ise harem daireleri bulunmaktadır. Bunların ötesinde, 180 m. genişlik ve 350 m. boyunda, İçinden kanallar geçen büyük bir avlu, ondan sonra ise çevgân oyununa mahsus saha ile yazın sıcağın­dan korunmak için yapılan büyük ve küçük serdâblar (yeraltı odası) yer al­maktadır. Küçük serdâbda, renkli stuko (alçı kabartma) ile yapılmış çift hörgüçlü deve kervanı ve bir çeşmeden oluşan duvar süslemeleri dikkat çekmektedir; sarayın diğer odaları da stukolarla kap­lanmıştır. Harem duvarlarının üst kıs­mında İse figürlü freskler bulunmuştur. Bu freskler Abbasî devri resim sanatı için çok zengin bir kaynak oluşturmak­tadır. Sâsânî sanatından gelen inci dizi­leri arasında hayvan ve kuş figürleri ile Geç Helenistik sanattan gelen bereket boynuzu şeklindeki akantus yaprakları arasında oturmuş insan, kuş ve koşan hayvan figürlü kompozisyonlar, kuvvetli Uygur sanatı etkileri taşır. Özellikle iki rakkase resmi bunu bariz biçimde gös­termekte ve Abbasî sanatındaki Türk etkisinin ilk belgesini teşkil etmektedir. Ellerinde içki sürahileri tutan ve başla­rının arkasındaki kâseye kıvrak hare­ketlerle içki boşaltan bu bir çift rakka­se figürünün aşağı doğru sarkan saçla­rı, kıvrımlı zülüfleri, dolgun yüzleri, iri badem gözleri, kalın yay biçimli kaşları. küçük ağız ve ince burunları Uygur fresklerindeki tiplerle büyük benzerlik göstermektedir. Elbiselerindeki kıvrım­lar, Helenistik üslûba göre çok daha sathîleşmiştir. Sarayın kalıntıları arasın­da stuko ve fresklerden başka oyma­larla, boya ve altın yaldızla süslenmiş, altın yaldızlı çivilerle tutturulmuş ahşap kaplama parçalarına, renkli cam mozaiklere ve dört renkli lüster tekniği ile yapılmış çini levha kırıklarına da rast­lanmıştır. Hakan Sarayı’nda üzeri tas­virli bazı payeler de bulunmuştur. Ma­hiyeti pek anlaşılamamış olan bu eser­leri bazı sanat tarihçileri şarap küpü, bazıları da taht salonunun on iki direği olarak tanımlamıştır. Bu sivri dipli payelerden birinin üzerinde uzun sakal­lı, elinde asası olan bir insan figürü, bir diğerinde ise sırtında buzağı taşıyan bir figür tasvir edilmiştir. Uygur fresklerin­de görülen insan figürlerinin çehre özelliklerini taşıyan ve uygur sanatına bağlı portre geleneğinin Abbasî sana­tında da sürdürüldüğünü gösteren bu figürlerin üzerinde iyi okunamayan bazı yazılar bulunmakta ve bu yazıların çeşitli lakaplar, figürlerin de Türk bey­lerinin portreleri olduğu ileri sürülmek­tedir.

Sâmerrâ’da pek çok ev kalıntısı da bulunmuş ve çok büyük olan bu evlerde elli kadar odanın bulunduğu görülmüş­tür. Genellikle aynı plana göre yapılan bu evlerde giriş büyük bir avluya açıl­makta ve avlunun kenarlarından biri üzerinde T şeklinde bir salon bulun­maktadır. Ortada dik bir eyvan ve iki yanında birer odanın yer aldığı bu me­kân grupları diğer avlularda da tekrar­lanmakta ve avluların öteki kenarların­da daha küçük odalar sıralanmaktadır. Evler tek katlı olup hepsinde hamam ve kanalizasyon tertibatı ile serdâblar bulunmaktadır.

Sâmerrâ yapıları zengin stukolarla süslenmiştir. Daha sonraki devirlerin süsleme sanatında etkili olduğu görü­len bu stukoların teknik ve üslûp özel­likleri, İslâm süsleme sanatında ayrı bir yer tutmaktadır.  Mezopotamya’da  ve

İran’da genel olarak Sâsânîler tarafın­dan kullanılan stuko süsleme tekniği, İslâm sanatında çeşitli yabancı etkilerin kolayca kendini kabul ettirdiği bu de­virde, Özellikle Sâmerrâ yapılarında de­ğişik üslûplar ortaya koymuştur. Bura­daki kazıları yönetmiş olan Herzfeld, somuttan soyuta giden bir gelişmeyi dikkate alarak bu değişik üslûpları üç gruba ayırmıştır. Zeminin kalabalık mo­tiflerle doldurulduğu A üslûbu stukolarda derin oyulmuş asma yaprakları görülür. Beş veya üç dilimli asma yap­raklarında bir değişiklik meydana geti­rilerek yapraklar üzerine dairevî çizgiler arasında dört delik işlenmiş ve yapra­ğın sapla birleştiği kısımda yer alması gereken üzüm salkımları yapılmamıştır. Örnekler bütün stilize görünüşlerine rağmen tabiattan tamamen uzaklaşmış değildir. Motifler, içleri Sâsânîler’in inci dizileriyle doldurulmuş kare ve sekiz­gen gibi geometrik çerçeveler içine alınmıştır. B üslûbunda motifler tabii özelliklerini kaybetmiş olup sap ve yap­raklar görülmez; bazı Uzak Doğuya has sembolik motiflere de rastlanır. Motif­ler kare ve sekizgen çerçeveler içine alınmış ve koyu gölgeli zemin derin ke­simle oyulmuştur. C üslûbunda ise tek­nik değişmiş, derin kesim yerine motif­ler eğri kesimle meydana getirilmiştir. Eğri kesim tekniği. Türkler’in koşum takımlarında görülen bir teknik olup İslâm sanatına Türklerle girmiştir. Bu üslûpta duvarlar, motiflerle hiç boş yer kalmayacak şekilde kaplanmıştır. Örnekler tahta kalıplar kullanmak sure­tiyle yapılmış ve böylece büyük sahala­rın süratle süslenmesi mümkün olmuş­tur. Sâmerrâ stukolarının etkisi Kahire’de Tolunoğlu Camii ile İran’da Nain Camii’nin süslemelerinde görülmektedir.

Ca’feriyye Şehri ve  Ebû  Dülef Camii. Sâmerrâ Camii’nin yapılmasından bir­kaç yıl sonra Halife Mütevekkil. Sâmerrâ’nın kuzeyinde kendine yeni bir şehir kurmaya karar verdi ve 859’da başla­yan çalışmalar 861 yılının başlarında sona ererek Ca’feriyye adı verilen yeni şehre taşınıldı. Etrafı kuleli duvarlarla çevrilmiş olan ve geniş bir sahayı kapla­yan Ca’feriyye Sarayı’nın kalıntılarında henüz kazı yapılmamıştır. Kaynaklara göre Halife Mütevekkil. Ca’feriyye Sara-yı’nda dokuz ay üç gün yaşamış ve bu­rada öldürülmüştür. Aynı yılın sonların­da yerine geçen Müntasır. derhal Sâmerrâ’ya geri dönmüş ve Ca’feriy-ye’yi yıktırıp işe yarar yapı malzemesini Sâmerrâ’ya taşıttırmıştır. Ebû Dülef Ca­mii adını taşıyan Ca’feriyye’deki cami­nin iç kısmı Sâmerrâ Camii’ne göre da­ha iyi korunmuş, kerpiçten yapılmış olan dış duvarların ise sadece kuzey ke­narda birkaç metrelik küçük bir parçası kalmıştır. Cami kuzeyden güneye 213 m., doğudan batıya 135 m. uzunluğun­da olup büyük avlusu revaklarla çevrili­dir. Camide mihrap duvarına dik beş kemerli, ortadaki daha geniş on yedi nef bulunmakta ve kemerlerin, bazıları hâlâ ayakta duran 8 m. yüksekliğindeki kalın payelere oturup düz çatıyı taşıdık­ları anlaşılmaktadır. Bu dikine nefler kıble duvarında T biçimi payelerle son bulmakta ve on yedi paye ile bölünen iki nef de orta nefle büyük bir T şekli meydana getirmektedir. Harimin doğu ve batı tarafından ikişer nef avlunun kuzey duvarına kadar uzanmaktadır. Kuzeyde bulunan revaklar üç sıralıdır ve payeleri tuğladan örülmüştür. İhata duvarında, köşelerde birer, doğu ve ba­tı kenarlarında on birer, kuzeyde sekiz, güneyde tahminen altı olmak üzere toplam kırk kadar yuvarlak kule yer al­maktadır. Caminin doğu ve batı yanla­rında, doğrudan revak kemerlerine açı­lan altı, kuzeyinde ise üç kapısı bulun­maktadır. Caminin “Ziyadelerinin de ol­duğu katıntılardan anlaşılmaktadır. Ku­zey ziyadede, caminin duvarına 9.60 m. mesafede ve mihrap ekseni üzerinde yer alan minare, Sâmerrâ Camii’nin melviyesine benzemektedir. Bir kare kaide üzerine oturan çok harap durum­daki minare, gittikçe İncelerek yüksel­mekte ve görünüşe göre spiral müezzin yolu üç dönüş yapmaktadır.

Belkuvârâ Sarayı (Kasru Belkuvârâ). Sâmerrâ’nın 6 km. güneyinde bulunan di­ğer bir büyük Abbasî sarayı da Belku­vârâ Sarayı’dır. Yapımına Halife Müte­vekkil zamanında başlanan ve içindeki bir kitabeden oğlu zamanında tamam­landığı anlaşılan sarayın inşa tarihi 240-24S (854-859) olarak kabul edil­mektedir. Saray, kenar uzunluğu 1250 m. olan kare planında, köşe ve kenarla­rı kulelerle takviye edilmiş bir duvarla çevrilidir. Güney tarafı Dicle’ye bakan duvarın üç kapısı bulunmaktadır. Dış duvarın kapılarından birbirine dik gelen yollar, sarayın kuzeydoğu duvarındaki tek kapısına varır. Enine dikdörtgen planlı olan saray içerden üç paralel kıs­ma bölünmüştür. Orta kısım esas me­rasim kısmıdır. Bu kısım, birbiri ardına sıralanmış olan âbidevî bir kapı ile merasim avlusu, büyük eyvan ve haçvarî planlı taht odasını ihtiva etmektedir. Taht odası üçüncü bir avluyla oda ve salonlara açılmakta, böylece mekânlar nehre kadar uzanmaktadır. Kalıntılar­dan, odaların alçı kabartmalar, renkli freskler, altın yaldız ve çeşitli renkte mozaiklerle süslü oldukları anlaşılmak­tadır. Sarayın, ortasında havuz bulunan bir de büyük bahçesi vardır.

Kasrü’1-Aşık. el-Cezîre yaylasında Dic­le nehrinin batı tarafına kurulmuş bir saray olan Kasrü’l-Âşıkın 878-882 yılla­rı arasında yapıldığı sanılmaktadır. Ha­life Mu’tez zamanında Ali b. Yahya b. Ebû Mansûr adlı bir mimar tarafından, nehirden 20 m. kadar yükseklikte kıs­men tabii kayalar, kısmen de tonozlu temeller üzerine kurulmuştur. Bugün harabe halinde olan yapı, kuzeyden güneye 139 m., doğudan batıya 93 m. uzunluğunda duvarlarla çevrili bir dikdörtgen şeklindedir. Dört köşesi ile güney kenarında dört, batı ve doğu ke­narlarında altışar, kuzey kenarında da iki kulesi olduğu anlaşılmaktadır. Kuv­vetle tahkim edilmiş olan âbidevî giriş kapısı, kuzey duvarının ortasında yer al­maktadır. Taşlaştırılmış kil ve kuvars kumu karışımı ile tuğladan inşa edilen saray, orta eksen üzerinde arka arkaya sıralanmış büyük merasim salonu, taht odası ve T biçimi avluların etrafına yer­leştirilmiş küçük odalardan meydana gelmiştir.

Kubbetü’s-Süleybiyye İslâm sanatın­da bilinen ilk türbe Kubbetü’s-Süleybiy-ye’dir. Dicle nehrinin batısında, Kasrü’l-Âşık’ın güneyindeki bir tepe üzerine inşa edilmiştir. Sekizgen bir yapı olup halen çok harap durumdadır. Mevcut dört kapı kalıntısından, her duvarda bir tane olmak üzere sekiz kapısı bulundu­ğu anlaşılan binanın içinde, 2.62 m. ge­nişliğinde bir dehlizle dış duvarlardan ayrılan yine sekizgen planlı bir iç yapı yer almaktadır. Kubbe örtülü olduğunu belli eden bu sekizgen iç yapının ortası kare biçimindedir ve sekizgene geçiş tromplarla sağlanmıştır; dehlize açılan haçvarî sıralanmış dört kapısı vardır. Bütün yapı, Kasrü’l-Âşık’ta da kullanıl­mış olan taşlaştırılmış kil ve kuvars ka­rışımı tuğlalardan inşa edilmiştir. Kay­naklardan. Halife Müstansır’ın 862’deki ölümü üzerine. Yunan asıllı annesinin Kasrü’s-Savâmi’ yakınında onun için bir türbe inşa ettirdiği, böylece mezarı bili­nen ilk Abbasî” halifesinin Müstansır ol­duğu ve daha sonra Mu’tez ile Mühtedi’nin de aynı yere gömüldükleri öğre­nilmektedir. Burada kazı yapan Herz-feld, üç müslüman mezarı bulmuş ve bu bilgilerin ışığı altında Kubbetü’s-Süleybiyye’nin Müstansır için yapılan türbe olduğunu ortaya çıkarmıştır. Ya­pı sadece bugün mevcut en eski müs­lüman türbesi olarak değil, İslâm mi­marîsinin ilk türbesi olarak da büyük önem taşımaktadır.[230]

 

b- Minyatür, Hat ve Tezhip.

 

İslâm sanatında ilk minyatürlü yaz­malar XI. yüzyılın sonuna tarihlenir. Bu­nunla beraber, Mısır’da Feyyûm ve Fustat’ta bulunan, parşömen üzerine yapıl­mış bazı resimler, daha eski tarihlerde de bir minyatür sanatının var olduğunu ortaya koymaktadır. Büyük bir kısmı Viyana’da Arşidük Rainer Koleksiyo­nunda mevcut olan bu resimlerin ben­zerleri, H. P. Kraus ve Keir koleksiyonla­rı ile New York Metropolitan Müzesi’nde bulunmaktadır. Bunlar basit çiz­gilerle yapılmış insan, hayvan ve bitki tasvirleridir. Fatımî devrine tarihlenen bu eserlerde Abbasî tasvir sanatının et­kisi görülmektedir. Bir yazmaya ait ol­duğu anlaşılan Fustat’ta bulunmuş tam sayfa bir minyatürde, kalın tezhipli bordürle çerçevelenmiş bir şehzade figürü tasvir edilmiştir. Yazılı kaynaklar, daha Tolunoğulları zamanında Mısır’da tasvir sanatının var olduğunu belirtmekte ve bundan, Abbasî sanatı etkisinin Mısır’a o dönemde girdiği anlaşılmaktadır.

IX. yüzyılda Halife Me’mûn’un emriyle bilim ve fen konulu bazı Antik dönem eserlerinin ilk defa Arapça’ya çevrilme­leri sırasında, konulan açıklayan resim­ler de aynen kopya edilmiş ve böylece Antik tasvir sanatı da İslâm sanatına girmiştir. Fakat bu döneme ait herhan­gi bir yazma bugüne ulaşmamıştır. Ele geçmiş olan en eski minyatürlü yazma­lar. XI. yüzyılın sonlarına ait Abdurrahman es-Süffnin Kitâbü Şuveri’1-kevâkibi’ş-şâbite’si ile Kitâbü)-Hâşâ’iş (Dioskorides’in Materia Medica’sı) adil eserdir. Bu ilk minyatürlerde çizgici bir üslûp hâkimdir. Uygur resim sanatının etkisi yanında, Bizans resim sanatında görülen Geç Antik gelenek de belirgin biçimde etkisini hissettirmektedir. Ga-lenus’un Kitâb-ı Tiryâk’ı XII. yüzyıla tarihlenen en eski yazmalardandır. XIII. yüzyılda ilmî konulu eserlerde bir art­ma görülmekte olup bu yüzyıla ait min­yatürlerin en önemlileri Cezerrnin Kitâb fî ma crifeti’l-hiyeli’I-hendesiyye adlı kitabında bulunmaktadır. Edebî konulan işleyen minyatürlü eserler ise XIII. yüzyılda görülmeye başlamıştır. Bunların en önemlisi, minyatürleriyle Emevî ve Abbasî sarayları hakkında bil­gi veren Küâbü’l-Eğanî’dir. Bidbay’ın Kelile ve Dimne’si ile Harîrî’nin Makhmât’ı da minyatürlü yazmaların en önemlilerindendir, bu yazmaların minyatürlerinde artık Selçuklu tasvir sana­tının kalıplaşmış üslûbunun hâkim ol­duğu görülmektedir.

Abbasîler devrinde kûfî ve nesih yazı­lar kullanılmıştır. Bilhassa köşeli karak­teri ile küfî yazı tercih edilen tip olmuş­tur; harfler dikeyde kısa. yatayda uza­tılmış ve yuvarlatılmış olarak yazılmış­tır. Bu devre ait mushaflar, IX. ve X. yüzyıllarda parşömen üzerine mavi, ef­lâtun, kırmızı, siyah mürekkep ve altın yaldızla  istinsah  edilmiştir.   Tezhipler metin boyunca yatay uzanan dikdörtgen bir çerçeve içine alınarak palmetli kıvrık dal ve örgü motifleriyle süslenmekte, uçlarından da stilize birer ağaç veya ka­nat şeklinde palmetler çıkmaktadır. [231]

 

2- El Sanatları.

 

Abbasî döneminin çeşitli el sanatları bu devrin karakterini ortaya koyacak niteliktedir. Orta Asya Türk sanatı ile Sâsânî sanatı bu alanda da etkili olmuş, ancak eserler İslâmî görüş içinde biçim­lendirilerek Abbasî devrinin kendine has üslûbu ortaya konulmuştur. Bu de­virden kalan bu tür eserler çok olma­makla beraber, gene de el sanatlarının hemen her kolunda ürün verildiğini or­taya koymaktadır. [232]

 

Çini ve Seramik

 

İslâm seramik sana­tının bir buluşu olan lüster tekniği ilk defa Abbasîler devrinde kullanılmıştır. Çinilere ve pişmiş toprak kaplara ma­denî bir parıltı veren bu teknik, sera­mik kaplarda altın ve gümüş kapların görünümünü sağlayabilmek için bulun­muş bir tekniktir. Sır üstüne içinde ma­den oksitleri bulunan bir cila (lüster) sürülmekte ve kap ikinci defa daha az hararetli, dumanlı bir fırında tekrar pi­şirilmektedir. Böylece cilanın içindeki maden eriyiği, sır üzerinde madenî pa­rıltı veren bir kaplama oluşturmaktadır. Sâmerrâ’daki kazılar sırasında, başta kırmızı olmak üzere dört renkli cila kul­lanıldığını gösteren çini parçalan bulun­muştur ve Berlin Müzesinde, ortasında bir horoz figürü olan bazı lüsterli çiniler muhafaza edilmektedir. Kuzey Afri­ka’da Kayrevan Şeydi Ukbe Camii’nin mihrap duvarında bu teknikle yapılmış çiniler kullanılmış olup bunların Ağlebîler zamanında Bağdat’a ısmarlandığı bilinmektedir. Günlük ihtiyaçlar için kullanılan seramik kaplar üzerinde de lüster tekniğinin uygulandığını göste­ren tabak ve vazolar bulunmuştur. Kapların kenarında dairevî dilimler ve Sâmerrâ seramiği için tipik olan benek biçiminde dolgular, stilize edilmiş bitki, hayvan ve özellikle insan figürleri görülür. Çok defa kabın şekline uydu­rulmuş olan figürlerde karikatürü andı­ran aşırı bir soyutlama dikkati çekmek­tedir. Bunlardan başka sırlı ve kabart­ma süslemeli tek renk kaplar, kazıma teknikli (sgrafito), sır üstüne mavi ve yeşil boyalı kaplar da bulunmuştur. [233]

 

Cam, Ahşap, Maden, Halı ve Dokuma.

 

Sâmerrâ’daki buluntular arasında, renk­li ve renksiz süslemeli cam parçalarıyla kaya kristalinden kesilmiş, Sâmerrâ’ya has süslemelere sahip eğri kesimli kap parçaları bulunmuştur. Seramikte kul­lanılan lüster tekniği, yine Abbasîler devrinde ilk defa Mısır’da cam üstüne de uygulanmıştır. İlkçağda tatbik edilen ve “Binbir çiçek” denilen çok renkli bir tekniğin Abbasîler devrinde kullanılmış olduğu anlaşılmış, ayrıca sedef parçala­rı ile yapılan kaplamalar da bulunmuş­tur.

Abbasî devri ahşap işçiliğinin en önemli örneğini Kayrevan Şeydi Ukbe Camii’nin muhteşem minberi temsil eder. Ağlebî emîri tarafından Bağ­dat’tan getirtilen minber dikdörtgen panolardan meydana gelmiştir. Her panonun içine bazılarında geometrik örgülerle,  bazılarında  ise  stilize  bitki motifleri ve üzüm salkımlarıyla dolgu yapılmıştır. Panolardan birinde görülen bir hayat ağacının ucundaki kıvrık iki yaprak, Abbasî üslûbunda stilize edil­miş Sâsânî çifte kanat motifini hatırlat­maktadır. Abbasî üslûbu, özellikle asma kıvrımları ve kozalak şeklini almış olan üzüm salkımlarının stilizasyonunda görülür. Bu minberin Hârûnürreşîd za­manında (786-809) yapıldığı sanılmakta­dır. Bağdat’ın kuzeyinde Tekrit’te ve Mısır’da yine aynı döneme ait çeşitli ahşap eserler bulunmuştur. Bunların bazılarında çam kozalağı şeklinde üzüm salkımları ve dalları kıvrık palmete ben­zeyen asma yaprakları görülür. Bir kı­sım ahşap süslemelerde ise derin ke­sim yerine eğri kesim tekniği ile yapı­lan, tamamen stilize edilerek soyutlaş-tırılmış bitki motifleri bulunmaktadır. Bazı parçaların kırmızı ve mavi gibi can­lı renklerle boyandığı da görülmektedir. İstanbul’da Türk ve İslâm Eserleri Müzesi’nde Sâmerrâ’dan getirilmiş böy­le bir ahşap süsleme parçası muhafaza edilmektedir.

İslâmiyet’in yayılmasından önce Sâsânîler’in hüküm sürdüğü İran ve Irak’ın kuzey ve kuzeydoğu bölgelerinde çok gelişmiş bir maden sanatı bulunuyordu. Bu bölgeler ve sanat açısından etkili ol­dukları çevre bölgeler, müstümanların hâkimiyetinden sonra da eski maden sanatını aynı üslûp ve tekniklerle de­vam ettirmişlerdir. Dolayısıyla, üzerinde kitabe bulunmayan madenî eserlerin Erken İslâmî Devir’e mi (Emevî-Abbâsî). yoksa Sâsânî devrine mi ait olduğu tam olarak tesbit edilememektedir. Erken İslâm madenî eserleri içinde, kesin­likle Abbasî devrine mal edilebilecek olanlar, üzerinde halife adlarının yer al­dığı bir grup altın ve gümüş madalyondur. Bugün çeşitli müze ve özel koleksi­yonlarda bulunan bu madalyonların ön yüzlerinde genellikle bir hükümdar portresi veya alçak bir tahta bağdaş kurmuş, bir elini beline dayayıp diğeriy­le bir kadeh tutan sakalsız, yuvarlak yüzlü, uzun saçlı bir hükümdar tasviri gibi Orta Asya Türk kökenli motifler; arka yüzlerinde ise genellikle bağdaş kurup tambura ailesinden telli bir saz çalan müzisyen figürü, yahut kolunda avcı kuş bulunan atlı figürü gibi yine Orta Asya Türk kökenli motifler yer almaktadır. Bu madalyonlar kitâbeli ol­maları sebebiyle birer tarihî belge de­ğeri taşımaktadır.

İklim şartlarının gerektirdiği bir bu­luş olan düğümlü halı tekniğini muhte­melen ilk kullanan ve geliştirenler, Orta Asya bozkırlarında yaşayan Türkler’dir. İlk halı örneklerinin Türkler’in yaşadığı bölgelerde bulunması bunun en kuvvet­li delilidir. VIII. yüzyıldan itibaren Ab­basîler döneminde batıya gelen Türk­ler, o zamana kadar düğümlü halı tek­niğini bilmeyen İslâm âlemine halıcılığı tanıtmışlardır. Mısır’da Fustafta ele geçen küçük halı parçalarının bir kısmı Abbasî dönemine mal edilir. Kahire İslâm Eserleri Müzesi’nde bulunan kûff kitâbeli iki parçadan biri tarihsiz, diğeri 202 (817-18) tarihlidir; ayrıca bir parça da Washington Tekstil Müzesi’nde bu­lunmaktadır. Yine Fustafta bulunup bugün İsveç müzelerinde muhafaza edilen parçalar da Abbasî halısı olarak kabul edilmektedir. Bunlar, daha önce Doğu Türkistan’da bulunan halılar gibi tek atkı iplikleri üzerine dokunmuş ha­lılardır. Mısır’da bulunmuş bazı halıların desenleri Sâsânî kumaşlarını hatırlatır; fakat baklava gibi geometrik desenli olanların Orta Asyadaki örneklerle ben­zerliği açıktır. Fustafta bulunan parça­ların Mısır’da mı dokundukları, yoksa Irak’tan mı getirildikleri kesinlikle belir­lenememiştir.

Sâmerrâ’da ele geçen IX. yüzyıla ait bir keten tırâz parçası üzerinde kırmızı ipekle işlenmiş bir kitabe bulunmakta ve bu kitabede Tinnis şehrinin adına rastlanmaktadır. Dârüttırâz denilen tekstil imalâthanelerinde dokuma ve işleme olarak yapılan tırâz bantlarının, bir unvan işareti olarak elbiselerin yen­lerine dikildiği bilinmektedir. En eski tı­râz parçası, üzerinde Halife Hârünürreşîd ile yapan usta Mervân’ın adı bulu­nan Berlin Müzesi’ndeki bir parçadır. Tırâz şeritlerinde kûfî yazının çeşitli şe­killeri kullanılmıştır. Pek az parçada ta­rih ve yapım yeri bulunmakta, figürlü dokumalarda kopt sanatının etkisi gö­rülmektedir. Keten ve yün kumaşlarda süslemeler ipekle yapılmıştır. New York Metropolitan Müzesi’nde bulunan bir dokuma parçası kırmızı ipekle işlenmiş olup üzerinde 282 (895) tarihi ile Halife Mu’tazıd’ın adı okunmaktadır. Halife Mutî’lillâh’ın adını taşıyan ve yazısı si­yah olan bir parça ise altın ipliklerle zenginleştirilmiştir. Ayrıca IX. yüzyıla ait kufi yazılı ve hayvan figürlü bazı ipek kumaş parçalan da Londra’daki Victo­ria ve Albert Müzesi’nde bulunmakta­dır. Bunlardan başka, keten dokumalar üzerine yazı ve süslemelerin baskı tek­niğinde boya ve yaldızla yapıldığını gösteren bazı parçalar da vardır. [234]

 

Bibliyografya

 

1- G. Lowthian Bell, The Palace and Mosçue of Ukheidir, Oxford 1913.

2- E. Kühnel. Miniaturmalerei im Islamischen Orient, Berlin  1922.

3- C. L Lamm, Das Glas oon Samarra. Die Ausgrabungen   von   Samarra   IV,   Berlin   1928.

4- C. L Lamm, “The  Marby Rug  and  Some  Fragments of Carpets Found in Egypt”, Suenska Orientsallskarpets Arsbok (1937), Stockholm 1937.

5- A. C. Cresvvell. Earty Müslim Architecture II. Eariy Abbasids, Umayyads of Cordoua, Aghlebids, Tulunids and Samanids, Oxford   1950.

6- M.  S.  Dimand, A Handbook of Muhammadan Art,  New York 1958.

7- M.  S.  Dimand, “Studies in Islamic Ornament I. Some Aspects of Omaiyad and Early Abbâsid Ornament”, Al, NI-IV (1937).

8- D.  T. Rice, Isiamic Painting. A Suruey, Edinburg 1971.

9- E. Grube, islamic Paintings from the I l’n to the I8lh Century. The Coltection of H. P. Kraus, Neıo York, New York 1972.

10- E. Grube, Islamîc Pottery of Eight to the Fifteenth Cen­tury in the Keir Collection, London 1976.

11- Ok­tay Aslanapa-Yusuf Durul, Selçuklu Haltları, İstanbul 1973.

12- L W. Robinson a.o., Istamic Painüng and the Arts  of the Book London 1976.

13- Güner İnal. Başlangıcından XIV. Yüzyıla Kadar Türk-İslâm Tasuir Sanatı, Ankara 1978.

14- Ülker Erginsoy, İslâm Maden Sanatının Geliş­mesi, İstanbul  1978.

15- E. Esin, “The Türk al’ağam of Samarra and the paintings attribu-table  to  them  in  the  Gawsaq  al-Hâqânf”, KO, IX, 1/2 (1975).

16- D. S. Rice. “Deacon ot Drink; Some Paintings from Samarra Reexamined”, Arabica, sy. 5, Leiden 1985. [235]

 

Sponsor Bağlantılar

Bir önceki yazımız olan Safevi Hükümdarı 1. Abbas Kimdir Başlıklı makalemizi de okumanızı öneririz.


Etiketler: abbasiler, abbasiler hakkında bilgi, ABBASİ yapıları, abbasiler yazı, abbasiler sınır şehirleri, abbasiler döneminde tahrip olmuş kurumlar, abbasiler dönemi çini örnekleri, abbasiler dönemi baş şehirler, abbasiler devleti hakkında araştırma

Cevapla

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Scroll To Top