Buradasınız: Anasayfa / Sözlük / Tasavvufta Abd Nedir? Hakkında Ansiklopedik Bilgi

Tasavvufta Abd Nedir? Hakkında Ansiklopedik Bilgi

Sponsor Bağlantılar

Tasavvuf Adlı Abd Ne Demektir Hakkında Bilgiler

Sofiler naslarda ge­çen abd mefhumunu derin tahlillere tâbi tutarak pek çok tasavvufî meseleyi bu terimle açıklamış, abdin âbidden, ubudiyetin de ibâdetten üstün olduğu­nu ifade etmişlerdir. Onlara göre Hz. Peygamber’in biri abd, diğeri resul ol­mak üzere iki vasfı vardır ve birinci vas­fı ikincisinden üstündür. Nitekim kelime-i şehâdette abd vasfının resul vas­fından önce getirilmiş olması ve Hz. Peygamber’in de hükümdarlara gön­derdiği mektupların ilk cümlesini “Al­lah’ın kulu ve resulü Muhammed’den..” tarzında yazdırması, bu telakkinin doğ­ruluğunu göstermektedir. Ayrıca Resûl-i Ekrem, “Allah beni kul-peygamber olmakla sultan peygamber olmak ara­sında muhayyer bıraktı, ben kul-pey­gamber olmayı tercih ettim” [252] demiştir. Bu sebeple. Hz. Peygamber’in sahip olduğu makamla­rın en yücesi abdiyettir denilmiştir.

Hür olanlar ücretle ve bir karşılık bekleyerek iş görürler. Oysa kullar ve köleler hiçbir şeye mâlik olmadıkların­dan sırf efendilerini memnun etmek için çalışırlar. Âbid hür, abd ise kuldur. Onun için âbid sevap kazanmak, ecir almak ve cennete girmek, abd sadece emri ifa etmek ve Allah’ın rızasını ka­zanmak için ibadet eder. Âbid nimete sahip olmak için, abd ise nimeti vereni memnun etmek için amel eder. Birinde nimete, diğerinde nimeti verene öncelik verilir.

Efendisinin mülkiyetinde bulunan ku­lun her şeyi efen d isin indir. Onun İçin kulun vasfı fakr ve ihtiyaçtır. Hiçbir şeyi bulunmayan, kendi varlığına bile mâlik olmayan kulun fakir oluşu “Fani olma” mânasına gelir. Kulun fani oluşu da mevlâsının yanında “Hiç” oluşu de­mektir. Aynı şekilde azız ve kadîr ola­rak gördüğü mevlâsının huzurunda zelil ve âcizdir. Bunun böyle olduğunu idrak edince Allah’ın izzetiyle aziz olur ve zil­letten kurtulur. Fakat sahip olduğu iz­zetin gerçek sahibinin kendisi değil, mevlâsı olduğunu bildiğinden aziz oldu­ğunu iddia etmez. Mevlâsının huzurun­da kulun iradesi de yoktur. Kul, mev­lâsının iradesini kendi iradesi haline ge­tirmiştir. Bu bakımdan o, tam manasıy­la cebir altındadır, onun hürriyeti kul­luktadır; mutlak hürriyet ise yoktur. Süfîlerin, “Mürid iradesi olmayandır” demelerinin sebebi budur. Kul Allah’ın huzurunda ne kadar alçalırsa gerçekte o kadar yükselir. Bir hadiste “Allah te­vazu göstereni, alçak gönüllü olanı yükseltir” [253] denilmiştir. Başka bir hadiste, kulun Al­lah’a en yakın olduğu anın secde hali olduğu ifade edilmiştir. [254] Çünkü onun huzurunda en fazla alçaldığı durum secde halidir. Al­lah kendisine bu kadar çok yaklaşan kulun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli… olur. [255] İbnü’l-Arabî bu durumu gölge-ışık mi­saliyle anlatın İnsan, ışığın kaynağından ne kadar uzaklaşırsa gölgesi o kadar büyür, ona yaklaştıkça da gölgesi kısa­lır; ışığın tam altında bulunduğu zaman gölge âdeta belirsiz bir hal alır. Tıpkı bunun gibi, kul Allah’a yaklaştıkça küçülür; aczin bir ifadesi sayılan bu küçülmenin sonunda kul fena maka­mına ermiş olur. Hakiki fakr da budur.

İbnü’l-Arabî’de abd ve ubudiyet te­rimleri vahdet-i vücûd görüşüne uygun olarak yeni mânalar kazanmıştır. İbnü’l-Arabî kâinatın bütünüyle Allah’ın kulu olduğunu söyler. Ona göre abd bir isim değil, bir sıfattır; zillet, ihtiyaç, cebr ve cehl bu sıfatın özünü meydana getirir. Abd ile rab, ubudiyet ile rubûbiyet bir­birinin karşısında yer alan ve sonsuza kadar uzandığı halde hiçbir noktada buluşmayan iki mertebedir. İnsan ezel­den beri kuldur, ebede kadar da kul kalacaktır. Rab ise daima rabdır. Ancak insân-ı kâmil, kul olma mertebesine ulaşınca hür olur. Kâmil kul olma mer­tebesindeki kul, bütünüyle Hak olmuş bir halktır. Kâmil abd Hakk’ın suretiyle zahirdir. Zira Hak, “Onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli” olmuştur. Nefsi­ni mâsivâya kul olmaktan kurtarana abd-i hâlis, hiçbir kimseye üstünlük taslamayana abd-i mahz, şeytanın etki­leyemediği kimseye abd-i hâs, diğer in­sanlara abd-i umûm, ifası mecburi olan farzları yerine getirerek ibadet edene abd-i ızdırâr, ihtiyarî olan ibadetleri ye­rine getirerek kulluk yapana ise abd-i ihtiyar denilir. [256]

Bibliyografya

1- el-Muvaatta, “Sadaka”, 12.
2- Müsned, II, 291.
3- Buhârî, “Rekâ’ik”, 38.
4- Müslim. “Şalât”, 215.
5- Serrac. et-Lüma’ (nşr. Abdülhalîm Mahmûd-Tâhâ Abdülkâdir Server) , Kahire 1960.
6- Kuşeyrî, er-Risâle (nşr. Abdülhalîm Mahmûd-Mahmûd b. Şerîf), Kahire 1972-74.
7- Hucvirî, Keşful-mahcüb, Hakikat Bilgisi (trc. Süleyman Uludağ), İstanbul 1982.
8- İbnü’l-Arabî, el-FMûhâtü’l-Mek-ktyye, Kahire 1293.
9- Kâşânî. Işlılâhâtü’s-süfiyye (nşr. M. Kemâl İbrahim v dğr ), Ka­hire 1981.
10- et-Mu’cemuş-şûfî, “abd” md. [257] Sponsor Bağlantılar

Bir önceki yazımız olan Abbasiyye Nedir? Hakkında Ansiklopedik Bilgi Başlıklı makalemizi de okumanızı öneririz.


Etiketler: tasavvufda abd, tasavvufta abd, abd-ı asdak, abd-i zelil

Cevapla

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Scroll To Top